Web Tasarım Ankara

ÇÖZÜM: ‘DÜŞÜNCENİN OKULLAŞMASI’

Kürşad Atalar

mkatalar@hotmail.com

08/04/2016 

           

              Müslüman Dünyası, son iki yüz yıldır yaşadığı sorunların çözümü için ne önermiştir? Bu sorunun cevabını, kanaatimce, ‘niceliksel büyüme’ şeklinde verebiliriz.

            Meramımı anlatabilmem için şu hususları dikkatinize sunmak isterim:

            Yüzyıllardır süren ‘durgunluğun’ ardından, Müslüman Dünyası, tam bir ‘çöküş hali’ yaşamış ve nihayet ‘harici’ güçler tarafından zapt olunmuştur. Bu olguya ‘sömürgecilik’ diyoruz. Batılı güçler, başlangıçta Müslüman Dünyası’nı (birkaç istisna hariç) ‘fiziksel’ olarak işgal etmişler, fakat şartların değişmesiyle birlikte, ‘maliyet’ düştüğü için, ana strateji olarak ‘dolaylı’ sömürü yolunu tercih etmişlerdir.

            Fakr-u zaruret içerisinde, ilmen gerilemiş ve ‘zayıf’ idarecilerin muti tebaası olarak hayat süren Müslümanlar ise, sömürgecilere karşı, ellerindeki imkanlarla direnmeye çalışmış, fakat başarılı olamamışlardır. Bu, Müslüman toplumlar için büyük bir ‘travma’ oluşturmuş ve nihayet kendilerine: “ne oldu da bu hale düştük?” sorusunu sormak durumunda kalmışlardır.

            Bu soruya, kabaca, 2 farklı cevap verildiğini biliyoruz. İlkine göre, esas sorumlu Batılı güçlerdir; Müslüman coğrafyasını haksız yere işgal etmişler ve sömürmektedirler. İkincisine göre ise, asıl sorumlu Müslümanlardır; tarihsel süreç içerisinde İslam’dan uzaklaşmışlar ve nihayet izmihlale uğramışlardır.

            Çözüm noktasında ise, Müslüman Dünyası’nda 4 farklı eğilimin olduğunu görüyoruz: Sekülaristler, Müslüman Modernistler, İslamcılar ve Gelenekçiler. İlk grup, Müslüman coğrafyasının kurtuluşunu Batılı milletlerin izlediği yolun takip etmekte görmüş ve ‘gelenek’ten tamamen kopmayı önermiştir. Batılı güçlerce de desteklenen bu grup, Müslüman Dünyası’nda birçok ülkede yönetimi ele geçirmiş ve bu anlayışları doğrultusunda uygulamalarda bulunmuşlardır. Fakat bizzat tecrübe edilerek görülmüştür ki, bu öneri başarısızlıkla neticelenmiştir. İkinci grup, İslam ile Moderniteyi bağdaştırmaya çalışmış ve çözüm olarak ‘evrensel değerler’ ortak paydasında birleşmeyi önermiştir. Batılı güçler en çok bu grubun Müslüman Dünyası’nda etkin olmasını istemişlerdir; zira modernizmin Müslüman Dünyası’ndaki nihai başarısının, bu grubun başarısına bağlı olduğunu düşünmüşlerdir (Bu gruba yönelik destek halen de devam etmektedir). Üçüncü grup, Batılıların hiç hazzetmedikleri bir yaklaşımı temsil etmektedir. Buna göre, Müslüman Dünyası’ndaki asıl sorun, Müslümanların İslam’ı terk etmiş olmasıdır ve çözüm de ‘öze dönüş’tedir. Fakat bu yapılırken, yaşanan hayata karşı da duyarlı olunmalıdır. Dolayısıyla, Batı düşüncesine, temel kavramları itibarıyla karşı çıkılabilir; ancak “hayata karşı da duyarlı olunmalıdır.” Küresel sistemin banileri, bu önerinin, uzun vadede Batı’nın küresel hakimiyetine karşı ciddi ve sahici bir ‘tehdit’ oluşturduğunu düşünmüşler ve bu grubun Müslüman Dünyası’nda etkin olmaması için çeşitli tedbirler almışlardır. Dördüncü grup, çözümü, ‘geleneğe’ sahip çıkmakta görmüş ve tepkisel bir yaklaşım sergileyerek Batı’dan gelen her şeye muhalefet etmiş; gelenekte olan her şeyi de korumaya çalışmıştır. Sömürgeciler, bu grubu ‘yakın’ bir tehlike olarak görmekle birlikte, uzun vadede Batı’nın çıkarlarına ciddi bir tehdit olarak görmemişlerdir.

            Birçok Batılı ‘İslam uzmanı’nın da ifade ettiği üzere, bu 4 gruptan sadece İslamcılar, Müslüman Dünyası’nın geleceğinde (eğer başarılı olabilirlerse) kalıcı etki bırakabilecek düşünsel potansiyeli haizdirler. Çünkü çözüm için hem ‘köklerine’ dönmeyi, hem de yaşadıkları ‘çağı’ iyi bilmeyi gerekli görmektedirler. Fuller, Esposito, Shepard, Voll, Dökmejiyan gibi analistler, yapmış oldukları çözümlemelerde, sürekli bu hususun altını çizmekte; RAND gibi kuruluşlar ise, bu grubun Müslüman Dünyası’ndaki muhtemel etkinliğinin önüne geçmek için çeşitli strateji ve taktikler geliştirmektedirler.

            Batılılar’ın meseleye bakışı, kabaca böyledir. Peki, bu yaklaşım, ne derece gerçekle örtüşüyor? Hakikaten İslamcılar, Müslüman Dünyası’nın geleceğini belirleme potansiyeline sahip mi?

            Bu, önemli bir sorudur ve üzerinde ciddiyetle durulmalıdır.

            Bu noktada şunu ifade etmem gerekiyor ki, Batılı analistler, Müslüman grupların tipolojisini çıkarırken (yani bu grupların zaaf ve potansiyellerini tespit ederken) genel olarak isabetli değerlendirmeler yapıyorlar. 

            Örneğin, Fuller, “İslamcılık, ideolojik cazibeye sahip ama İslamcılar henüz bir ‘siyasi program’ önerecek yetkinliğe sahip değil” diyor ve bu akımın ideolojik safiyetini ortadan kaldırmak için, İslamcıları ‘iktidara taşımayı’ tavsiye ediyor! Bu, ‘zekice’ bir öneridir ve zannımca Batılı karar-alıcılarca da dikkate alınmıştır! BOP projesi bunun kanıtıdır diye düşünüyorum.

Hakeza Shepard, “İslamcılığı yeknesak bir grup olarak görmemek gerekir; örneğin Humeyni’de gelenekçi tezahürler görüyoruz, ama moderniteye tehdit oluşturmak bakımından Kutub’un düşüncesi daha potansiyellidir” diyor ve Batılı karar-alma mercilerine: “ ‘gelenekçi reddiyecilik’ten ziyade ‘radikal İslamcılık’ üzerine odaklanın” tavsiyesinde bulunuyor. Bu da isabetli bir teşhistir ve Batılı güçler, zannımca, bu değerlendirmeyi de dikkate almışlardır!

Benzer ayrıştırmaları, Esposito, Voll ve Dökmejiyan’ın analizlerinde de görüyoruz. Hepsinde ortak amaç, Müslüman Dünyası’ndaki canlılığın kaynağını bulmak ve onu, mümkünse yok etmek, olmuyorsa ‘kuşatmak’ olarak karşımıza çıkıyor. İran Devrimi’nden beri Müslüman Dünyası’nda yaşanan gelişmeler de bu düşüncemizi doğruluyor.

Peki, Batılı analistlerin yaptığı bu değerlendirmeleri Müslüman Dünyası’ndaki kalem ehli veya aydınlar benzer isabetlilikle yapabiliyorlar mı? Bence genellikle yapamıyorlar. Bunun çeşitli nedenleri var ve bunların birçoğu da ‘partizanlık’la ilişkilendirilebilir. Ama konumuz bu olmadığı için, bu yazıda oralara girmeyeceğiz.

İşte bu Batılı analistlerin fark ettiği hususlardan birisi de, İslamcı hareketin hala ‘niceliksel büyüklükler’i merkeze alan bir çalışma tarzı takip ettiğidir. Mesela Fuller, bu yüzden, “İslamcıları hazırlıksız yakaladık; bunu değerlendirelim” diyor!

Benim söylediğim de buna benzer bir şey. Elbette bendeniz farklı bir bağlamda ve yine Müslümanların hayrı için söylüyorum. Fuller gibilerin niyeti ise başka!

Zannımca, sömürgecilik döneminde, Müslümanların kurduğu grup, cemaat veya partiler, ‘sayısal büyüklükler’i daha çok önemsiyor; fakat ‘niceliksel’ büyüklüklere o denli önem vermiyor (Buna ‘İslamcı’ grup da dahildir). Yani daha çok eleman, daha çok para, daha çok kurum peşinde koşuluyor; ama daha kaliteli bir düşünce, daha nitelikli üyeler, daha diri bir ideoloji aranmıyor. Her ne kadar iddia farklı olsa da, pratikte gördüğümüz budur!

Bu yüzden, Müslümanların kurduğu yapılar, bireysel dönüşümü sağlama noktasında başarılı olabiliyorlar, ama ‘kitlesel dönüşüm’ü sağlama noktasında genellikle aynı başarıyı yakalayamıyorlar!

Bunu, Ra’d:11’le de izah edebiliriz. Dünyada hala ‘batıl’ hakim olduğuna göre, demek ki, bizler, henüz “nefsinde olanı değiştirmiş kavim” olamamışız! Öyle ya, “hak gelmiş olsaydı, batılın zail olması gerekirdi!”

Bu durumda, “Hakk’ın geldiği ve var olduğu” yönündeki düşünce için ne demeli? Bana göre, bu, halihazırdaki şartlarda, bir ‘iddia’ olmanın ötesine geçemez! Zira ayetin hükmü açıktır: “Hakk gelince, batılın zail olması gerekir!”

Peki, çağdaş dönem tecrübesinde bir yanlışlık varsa, ‘ne yapmalı?’

Bu, can yakıcı bir sorudur ve üzerinde düşünmeyi gerçekten hak etmektedir.

Yazılarımı takip edenler bilirler: bendeniz bu konuda bir ‘öneri’de bulunuyorum ve cevabı şu şekilde veriyorum:

“Çözüm: Düşüncenin Okullaşması’dır.”

Bununla neyi kast ediyorum? Kısaca şöyle ifade edebilirim:

Eylem, düşünceye dayanır. İnsanlar, inanmadıkları bir şeyi yapmazlar. Ameller niyetlere göredir.

O halde, ‘etkin’ olmak için, düşünce temelini sağlam atmak gerekir.

Bu, bireysel dönüşümde de, toplumsal dönüşümde de geçerli bir kuraldır.

Fakat ‘toplumsal dönüşüm’ için, toplumun muhatap alacağı bir kitlenin varlığı da zorunludur. Peki, bu kitleyi ortaya çıkaracak ve onu uzun soluklu bir mücadele sürecinde ‘bünyan-ı mersus’ olarak bir arada tutacak olan şey nedir?

Elbette ki, hedef birliğidir, güç birliğidir. Bunu doğuracak şey ise, düşünce diriliğidir.

Eğer sizin düşünceniz (ya da ‘hakikat’ iddianız), rakip düşünceler karşısında yeterli performansı gösteremiyorsa, uzun soluklu bir mücadelede başarılı olmanız mümkün değildir.

Tarih boyunca, zamana karşı dirençli yapılarda “güçlü bir hakikat iddiası” olduğunu görüyoruz. Bu, ‘inancın’ gücüdür! İnanç ise, en nihayetinde, ‘doğru-eğri’ yargılarından oluşur.

İşte çağdaş dönemde Müslümanların kurduğu yapıların en önemli zaafı buradadır. Müslümanlar hakikatin kendilerinde olduğunu iddia etmekte; ancak bunu ‘ispatlama’ noktasında sıkıntı yaşamaktadırlar.

Bu sıkıntıyı aşmanın yolu, düşünceyi ‘sistematik’ bir şekilde ifade etmekten (‘düşüncenin okullaşması’ndan) geçer.

Çağdaş Müslüman Düşünce, Cemaleddin Afgani’nin başlattığı ‘uyanış’ sürecinden bu yana daimi bir gelişme çizgisi izlemektedir, fakat henüz ‘okullaşamamıştır.’ Yani Müslüman Düşüncesi, çağdaş dönemde henüz bir ‘düşünce okulu’na dönüşememiştir. Bu olmadıkça, Müslümanların ‘toplumsal dönüşüm’ noktasında sahici bir başarı kazanması zordur.

Bunun için, hem İslam’ın hem de Batı’nın iyi bilinmesi lazımdır. Bu noktada ‘sembol şahsiyetler’in önemli katkıları olmuştur, ama bunlar yeterli değildir.

Yapmamız gereken, İslam’ın bu çağda ‘hakim paradigma’ olması için çalışmaktır.

Bendeniz, gerçek değişimi burada görüyorum. Fakat biliyorum ki, bu, zorlu bir iştir ve pek çok emek sarf etmeyi gerektirmektedir.

 

Not: Bu konudaki düşüncelerimin detayları için, dusunceninokullasmasi.com sitesine bakabilirsiniz.   

Yorumlar


Yazım hatası mı var?
Tarih: 10.4.2016 Yazar: nevzat
Kategori: Kürşad Atalar