Web Tasarım Ankara

ELEŞTİRİ NASIL YAPILMALI?

Kürşad Atalar

mkatalar@hotmail.com

20.06.2016

           

Bilenleriniz bilir; bendeniz “eleştiri rahmettir” ilkesine inananlardanım. Eleştiri, kişiyi ve toplumu diri tutar, geliştirir ve erdemli kılar. Ama o aynı zamanda, kişinin ve toplumun kalitesini ölçmenin de bir aracıdır. Yani kişi veya toplumun ‘sağlığı’na dair bir ipucu mu yakalamak istiyorsunuz, eleştiri kurumunu ne kadar işletebildiğine bakmanız bunun için yeterli olacaktır.

Burada ‘yapıcı’ ve ‘yıkıcı’ eleştiri şeklinde bir ayrım da yapmayacağım. Bulunduğumuz çağ ve yaşadığımız toplumun ihtiyaçları düşünüldüğünde, bu tür bir ayrımın çok işlevsel olduğuna inanmadığım için bunu söylüyorum. O yüzden, “eleştirinin yapıcı olması lazım” türü bir cümle kurmayı zaid addediyorum. Bizim yaşadığımız dönemde ‘ihlas’ ile yapılmış eleştiri kadar kişi veya toplumu ‘ıslah’ edecek az sayıda aparatus vardır! Hatta bu o kadar önemli bir şeydir ki, ‘akıllı’ kişi, art niyet sezdiği eleştiri cümlelerinden dahi kendisine ders çıkarabilmelidir. Şiarımız Hz. Ömer’in “bana hatamı söyleyenden Allah razı olsun” sözü olmalıdır. Dikkat edelim, Hz. Ömer bu sözü söyleyenin kim olduğuna bakmamış, sözün içeriğine odaklanmıştır!

Eleştirinin ne denli önemli ve ‘muslih’ (düzeltici) bir şey olduğunu ispat için mantıki deliller getirmeye de lüzum görmüyorum. Çünkü bu, aklını azıcık düzgün kullananlar için, ispata ihtiyaç duymayacak kadar açık bir gerçekliktir.

Peki, eleştirinin önemini ‘nass’ların açık beyanlarından hareket ederek ispatlamaya çalışmamız bize yeni bir şey katar mı? Yani “hala akletmeyecek misiniz?” (Ali İmran:118, Yasin: 62, vd) veya “Allah akletmeyenlerin üzerine pislik yağdırır” (Yunus:100) türü ayetleri örnek göstererek, aklı kullanmanın (ve dolayısıyla eleştirinin) dinde ne denli önemli bir şey olduğunu göstermeye çalışmanın işlevsel bir yanı olabilir mi? Bazılarımız için bu sorunun cevabı hala ‘evet’ olabilir. Ama inanıyorum ki, Müslüman camianın düşünen kesimleri, bunu da artık çok ‘bildik’ bir tarz olarak görmekte ve bu yöndeki çabalara (haklı olarak) fazla ilgi duymamaktadır.

Peki, nasslarla ilgili başka bir çalışma yapsak, örneğin, konuyla ilgili bazı ayetlerdeki ‘ifade farklılıkları’na odaklansak, acaba eleştirinin gerekliliğine (veya bazı konuları eleştirmenin diğer bazı konuları eleştirmekten daha önemli olduğuna yahut eleştirinin nasıl yapılması gerektiğine) dair daha önce fark edilmemiş veya üzerinde yeterince durulmamış bazı ‘incelikleri’ yakalama imkanımız olabilir mi?

Bence olabilir.

Bendeniz bu yazıda işte bunu yapmaya çalışacağım. Ayetlerin inzal olduğu dönemin müşrik toplumunun farklı üsluplarla eleştirildiği iki ayeti karşılaştırarak bu imkanı yakalamaya çalışacağım. Varmış olduğum sonuçlar, elbette ‘zannî’dir (Dolayısıyla da ‘eleştiri’ye açıktır!) Görüşlerime itiraz etmek isteyenler, bunu rahatlıkla yapabilirler ve yapmalıdırlar da. Çünkü ancak böyle yaparsak, yani herhangi bir konudaki herhangi bir iddiayı ciddi bir biçimde sorgularsak, toplum olarak bugün olduğumuzdan daha iyi bir yere gelebiliriz.

Ele alacağımız ayetler, Necm Suresi:19-23 ile Maide Suresi:104. ayetlerdir. Önce bu ayetlerin meallerini verelim: Necm Suresi’nde Lat, Uzza ve Menat adlı üç tanrıçaya tapan müşriklerin bu inançlarının asılsız olduğu şu şekilde ifade ediliyor: “Gördünüz mü Lat, Uzza ve bunların üçüncüsü olan Menat’ı?! Erkek sizin de dişi O’nun mu? O takdirde bu, insafsızca bir taksim?! Bu (putlar) sizin ve atalarınızın taktığınız isimlerden başkası değildir. Allah onlara hiçbir hüccet indirmedi. Onlar, yalnız zanna ve nefislerin hevasına uyuyorlar. Halbuki, onlara Rablerinden hidayet gelmiştir.”

Maide Suresi:104. ayette ise, geleneklerine yöneltilen eleştirilere karşı Mekkeli müşriklerin ‘genel tavrı’ şu şekilde tasvir edilip sorgulanıyor: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve o peygambere gelin’ denildiği zaman ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter’ dediler. Ya ataları hiçbir şey bilmiyorlar ve doğru yola gitmiyorlar idiyse?!”

Her iki suredeki ayetlerde de Mekkeli müşriklerin inanç ve geleneklerine yönelik bir eleştiri görüyoruz. Ancak, bilemiyorum fark edebildiniz mi, Necm Suresi’ndeki eleştiride kullanılan üslup ile Maide Suresi’ndeki eleştiride kullanılan üslup farklı? Zannımca bu farkı şöyle ifade edebiliriz: Necm Suresi’nde müşriklerin bu putların dişi tanrılar olduğuna dair inançları ‘kesin’ bir dille reddedilirken, Maide Suresi’nde müşriklerin geleneklerine olan inançları ‘sorgulayıcı’ bir üslupla eleştiriliyor. Yani Necm Suresi’nde müşriklerin iddiası, tabiri caizse, kaale bile alınmadan reddedilirken, Maide Suresi’nde müşrikler, tabiri caizse, inançlarını sorgulamaya, yani ‘düşünmeye’ davet ediliyorlar!

Bunun nedeni ne olabilir?

Bendeniz bunu şöyle izah edebileceğimizi düşünüyorum: Necm Suresi’nde, yanlışlığı kolaylıkla iptal edilebilecek bir inanç eleştirildiği için, kesin bir üslup kullanılıyor, fakat Maide Suresi’nde mesele daha ‘ciddi’ olduğu için, soru şeklinde bir ifade kullanılarak muhataplar ‘düşünmeye’ davet ediliyor!

Necm Suresi’nde ne deniliyor?: “Sizler bir yandan dişileri küçümsüyorsunuz, öte yandan dişi tanrıları Allah’a nispet ediyorsunuz. Sizin mantığa göre, sizin tanrılarınızın ‘erkek’ olması gerekir! Dolayısıyla, sizin bu putlara taktığınız isimler (yani onlara yüklediğiniz işlevler) batıldır!”

Görüldüğü gibi, bu reddiyenin gerekçesi sağlamdır ve normal mantıkla hareket edildiğinde, buna karşı çıkılması zordur. Yani burada müşriklerin itiraz kabilinden söyleyebileceği bir şey kalmamaktadır. Çünkü çelişkileri kendilerine çok açık bir şekilde gösterilmiş ve o nedenle de konu derhal kapatılmıştır!

Fakat bana, Maide Suresi’ndeki ayette başka bir ima var gibi geliyor. Ayetin üslubuna baktığımızda, burada sanki toplumların kendi ‘gelenekler’ini sorgulamalarının görece ‘zor’ olduğunun zımnen ikrar edildiğini görüyoruz. Çünkü müşriklerin: “atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter” şeklindeki gerekçeleri, bir çırpıda reddedilmiyor ve örneğin: “atalarınız hiçbir şey bilmez cahillerdir” veya “onların bu sözü gerçekten yana hiçbir şey ifade etmez” türü kesin bir reddiye üslubu kullanılmıyor, bilakis “ya atalarınız bir şey bilmiyor idiyse?” denilerek, muhataplar sanki şu şekilde bir iç muhasebeye davet ediliyorlar: “evet, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeylere güveniyorsunuz; geleneklerinizin kalıcılığını öne sürerek, bunun, atalarınızın doğru yolda olduğunun delili olduğunu söylüyorsunuz ama acaba bu inancınız yanlış olamaz mı? Kalıcılık, hakikatin delili sayılabilir mi?”

Eğer bu yorumum doğruysa, buradan, toplumların ‘gelenekler’ini sorgulamalarının, batıl olduğu âşikar olan inançlarını sorgulamalarından daha zor olduğu neticesine ulaşabiliriz. Bu da bizi, bununla doğrudan bağlantılı bir başka sonuca götürür ki o da şudur: gelenek eleştirisi ciddi bir iştir ve ciddiyetle (yani ‘hikmet’le) yapılmalıdır!

Görüyor musunuz, ilgili ayetlerdeki üslup farklığından hareketle nerelere vardık? Acaba bu yorumumuz doğru mu? Bu sorunun cevabını, biraz da ‘gelenek eleştirisi’ bağlamındaki müktesebatımızı yoklayarak arayalım:

Kabul etmemiz gerekiyor ki, ‘gelenek eleştirisi’ ifsad olmuş toplumların ıslahında son derece önemli bir sorumluluktur ve hakkıyla yapılması da zordur. Bedel ister ve genellikle de bu bedel ağır olur! Çünkü ‘dış düşman’a karşı savaşmak, her zaman için ‘iç düşman’a karşı savaşmaktan daha kolaydır. Tarih boyunca da kaleler çoğunlukla ‘içeriden’ fethedilmişlerdir! Peygamberimizin mücadelesinde Mekke döneminin on üç yıl, Medine döneminin ise on yıl sürdüğünü unutmayalım!

Bu şu demektir: insanların zihniyetini düzeltmeden, düzgün/sağlam bir toplum oluşturamazsınız. Düşüncede devrim olmadan, pratikte devrimi gerçekleştiremezsiniz!

Ama bu öyle kolay bir iş değildir. Köklü değişim ister. Ve bu değişim, öncelikle zihinlerde olmalıdır.

Yani insanlar öteden beri tevarüs ettiklerini inançlarını ve kanaatlerini (yani ‘gelenek’lerini) sorgulamalı ve yanlış olanları terk edip doğru olanları benimsemelidir.           Burada geleneğin ‘kalıcılık’ boyutu, ıslahın önündeki en büyük engellerden biri olarak işlev görür. Bu, muhafazakarlığın da dayandığı temel esaslardan biridir. Bu anlayışa göre, türedi veya geçici olan yanlıştır; kalıcı olan doğrudur!

Tabii ki bu anlayışı kabul edemeyiz; çünkü kalıcı olan nice şey vardır ki, hevaya ve nefse dayanır. Yüzlerce yıl hüküm süren hurafeler, zulüm iktidarları vs. bunun en iyi örnekleridirler.

Fakat gelenek eleştirisi yapılırken, elbette ‘hikmetli’ davet kurallarına da uyulmalıdır. Zira pratiğin yorumu her zaman doğru yapılamayabilir. Aklın doğru kullanımı burada sorunu çözecektir.

Hikmetli davet nasıl yapılır? Biliyoruz ki, muhatap iyi tanınmadan, ‘hikmetli’ bir davranış sergilemek mümkün değildir. Bu ise, muhatabın karakterini, huylarını, neden hoşlanıp neden hoşlanmadığını, davete muhatap olurken sözü dinlemeye müsait olup olmadığını vs. bilmeyi gerektirir. ‘Ağır’ bir sözü, ‘hafif’ bir ortamda söylemek de, kavganın zorunlu olduğu yerde yumuşaklık göstermek de hikmetli bir davranış değildir. Hakeza cami cemaatine Tehafüt’el-Felasife’yi okumak da, Sartre’a dini vaaz vermek de hikmetli bir davet şekli değildir. Hikmet, kime, neyi, ne zaman ve ne miktarda vereceğini bilmektir. Yani hikmet, Necm Suresi’nde görüldüğü gibi, çelişkinin açık olduğu yerde ‘kesin ve net’ ifadeler kullanmak, ama Maide Suresi’nde görüldüğü gibi, ‘gelenek eleştirisi’ gibi sıkıntılı alanlarda muhatabı ‘iç muhasebe’ye davet etmektir. O yüzden, hikmetle yapılan işlerin sonu, hep ‘hayr’ olur!

Toparlayacak olursak, ifsadın yaygın olduğu dönemlerde, eleştiri mekanizması çok titiz bir şekilde işletilmelidir. Burada da en çok, amelî yanlışlardan önce, bunların kökeninde yer alan ‘düşünsel yanlışlar’ın düzeltilmesine çalışmak gerekir. Çünkü ameli üreten, imandır. İmanı olmayandan (veya imanı düzgün olmayandan) düzgün amel beklenemez.

 

 

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...

Kategori: Kürşad Atalar