Web Tasarım Ankara

 

HILFU’L-FUDÛL’U NASIL ANLAMALI?
Kürşad Atalar
Bilindiği gibi, Hılfu’l-Fudûl, ‘erdemliler ittifakı’ anlamına geliyor. Miladi 590’lı yıllarda Mekkelilerin haksızlığa karşı birleştikleri ve henüz gençlik çağında bulunan Hz. Peygamber’in de katıldığı bir yardımlaşma örgütünün adı olarak biliniyor. Bugün ‘insan hakları’ bağlamında faaliyet gösteren bazı dernek ve vakıfların, yapmış oldukları faaliyetin meşrulaştırıcı gerekçelerini izah ederken sıklıkla atıfta bulundukları bu yapıyı nasıl anlamak gerekir? Acaba ‘erdemliler ittifakı’ndan genel ya da ‘evrensel’ bir takım ilkelere ulaşmak mümkün müdür, yoksa bu örgütlenmeyi ‘tarihsel’ ve ‘geçici’ bir uygulama olarak mı görmek gerekir? Başka bir ifadeyle, acaba ‘evrensel’ bir adalet kuralı var mıdır, yoksa adalet dediğimiz kavram ‘göreceli’ midir?
Bu soruya cevap vermek için, tabiatıyla, Hılfu’l-Fudul’un ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Malum olduğu üzere, ‘erdemliler ittifakı’nın doğuşuna sebep olan hadise, borçlunun borcunu ödemek istememesi ile ilgilidir. Yemenli bir tüccar Mekke’ye ticaret yapmak üzere gelmiş, mallarını Mekke’nin önde gelen liderlerinden birine satmış, fakat alıcı malın bedelini ödemek istememiş ve satıcı da hakkını aramak üzere Mekke’nin önde gelen kabilelerine müracaat ederek yardım talep etmiştir. Bunun üzerine, o dönemin ‘erdemlileri’ Mekke’nin en zengin ve önde gelen kabile liderlerinden birinin evinde toplanarak, “haklının hakkını haksızdan alacaklarına” dair birbirlerine söz vermişler ve varmış oldukları antlaşma gereğince, tüccarın malının bedelini alıcıdan, tabiri caizse, ‘zorla’ almışlardır. Bu toplantıya Hz. Peygamber de katılmıştır ve hatta peygamberlikten sonra bile, bu toplantıya katılmaktan duyduğunu memnuniyeti ifade etmiştir. Olayın özeti budur.
Bugün bazı dernek ve vakıflar, bu olaydan ve özellikle de Hz. Peygamber’in sözlerinden mülhem olarak bir hükme varıyorlar ve “farklı dünya görüşlerine sahip olan insanların, temel ahlakî ilkelerde anlaşarak haksızlığa karşı ortak mücadele verebileceklerini” iddia ediyorlar. Acaba bu ne kadar doğru ve ne kadar uygulanabilir bir şeydir? Bu soru üzerinde ciddiyetle durmamız gerekiyor.
Öncelikle şunu ifade etmemiz lazım: insanlar, doğaları gereği, haksızlığa karşı çıkarlar. Bir haksızlık karşısında susmak, fıtratı (yani doğası) bozulmamış insanın değil, ‘Şeytan’ın (veya şeytan tiyniyetlilerin) özelliğidir. Yani, açık ve nizasız haksızlıklar karşısında insanlar, doğaları gereği, tepki verirler. Örneğin, sokakta eşini veya çocuğunu dövene, yaşlılara saygısızlık yapana, hırsıza, trafik kuralını ihlal edene, hayvanlara zulmedene vs. karşı çıkarlar ve yapılan haksızlığa engel olmaya çalışırlar. Bu türden tepkiler, ‘insan’ olmanın gereğidir ve her toplumda benzer şekilde görülürler. Fakat bir de değer yargıları temelinde ‘tanımlanmış’ hak veya haksızlıklar vardır ki, işte asıl bunların üzerinde durulması gerekir.
Biliyoruz ki, farklı anlayışlar, farklı ideoloji veya dinler ‘adalet’ kavramını farklı şekillerde tarif etmişlerdir. Tartışma hem adaletin mahiyeti, hem de kaynağı üzerindedir. Bir anlayışa göre, adaletin ‘evrensel’ ve ‘değişmez’ kuralları vardır ve bunlar ‘akıl’ veya ‘bilim’ sayesinde keşfedilebilir. Bir diğer anlayışa göre ise, adalet ‘göreceli’dir ve kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değişebilir. Bu iki görüşün dışında, bir de ‘uylaşımcı’ yaklaşım vardır ki, buna göre de adalet, toplumdaki bireylerin ‘üzerinde mutabakata vardıkları’ şeyin adıdır. Tarih boyunca her üç yaklaşımı savunanlar da olmuştur. Ayriyeten, ‘adalet’i ‘kaynağına göre’ tasnif etmek de mümkündür. Buna göre, o, ‘ilahî’ kaynaklı olabileceği gibi, ‘beşerî’ kaynaklı da olabilir. Bu tablo bize şunu söylemektedir: “temel ahlakî ilkelerde anlaşarak haksızlığa karşı ortak mücadele vermek” sanıldığı kadar kolay bir şey değildir!
Bunu, en iyi, adaletin kaynağı konusundaki farklı anlayışlarda görürüz. Bir dindara göre, Allah’ın sözü, bizatihi adalet iken, bir bilim adamına göre, ‘din’ adaletin tanımlanması noktasında ‘amirane’ bir şey söyleyemez! Hırsızın elini kesmek, bir dindar için ‘adil’ bir uygulama iken, bir ‘çağdaş’ aydına göre, zulümdür. Bir siyoniste göre İsrail’in çıkarlarını ‘ne pahasına olursa olsun’ savunmak ‘iyi’ ve ‘doğru’ iken, bir İslamcı’ya göre, iyi ve doğru olan, İsrail’in varlığını ortadan kaldırmaktır. Yahudileri fırınlarda yakmak; Hitler için ‘adalet’i sağlamanın gereği iken, Amerikan askerleri için Hitler’i yakalayıp öldürmek, Almanya’yı özgürleştirmenin gereğidir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür ve hepsi bize şu gerçeği hatırlatmaktadır: “ahlak anlayışı, inanç veya ideolojiye göre değişmektedir.”
Bu, bir vakıadır ve görmezden gelinemez. Biz bu durumu, İslami terminoloji ile, ‘din farklılaşması’ ile izah ediyoruz. Yani, “dinsiz insan yoktur”; dolayısıyla ahlak anlayışları da farklı farklıdır! ‘İyi’ ve ‘kötü’ yahut ‘doğru’ ve ‘yanlış’ kavramları, kişiden kişiye, toplumdan topluma değişmektedir (Nietzsche’yi hatırlayalım!) Dolayısıyla bir ‘İslamî ahlak’ olduğu gibi, bir ‘demokratik ahlak’ veya bir ‘Marksist ahlak’ da olabilir. 
Peki, bu durumda ne yapacağız? Meseleyi ‘insan’ olmanın gerekleriyle mi sınırlayacağız? Yani haksızlığa karşı mücadele ederken, sadece ‘fıtrat’la ilgili hususlarda mı diğer insanlarla yardımlaşabileceğiz?
Bu önemli bir sorudur ve cevabının da titizlikle verilmesi gerekir. Bu noktada tekrar Hılfu’l-Fudûl örneğine dönmemiz yararlı olacaktır. Buradaki mesele nedir? Mekke’nin ileri gelenlerinden biri, toplumsal konumunu haksızlık yapmak (yani borcunu ödememek) için kullanmakta ve o toplumun içindeki diğer ‘erdemli’ (ve ‘nüfuzlu’) kişiler de buna karşı çıkıp haklıya hakkını iade etmektedirler. Konu, dikkat edilirse, ‘fıtrî’ alanla ilgilidir. Her toplumda, gücü yeten herkes (istisnalar, yani fıtratı bozulmuş olanlar hariç), bu türden bir haksızlığa karşı çıkar. Bu, tıpkı, hırsızı görüp de ona engel olmaya çalışmak, cadde ortasında araba çarpacak bir çocuğu kurtarmak için öne atılmak veya karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir âmâya yardım etmek gibi bir şeydir. Dolayısıyla, buradaki ‘fıtrî’ boyut görülmeli ve yorum da ona göre yapılmalıdır. Yani, fıtrî alanla ilgili bir konu, genelleme yapmadan ve ‘vakıa’nın insan davranışlarını belirleyici olduğu gerçeğini göz ardı etmeden değerlendirilmelidir.
Vakıa ise şudur: insan, esas itibarıyla, benimsemiş olduğu ‘hayat tarzı’na göre davranır. Başka bir ifadeyle, insan davranışlarını belirleyen, sahip olduğu inanç, ideoloji, düşünce, din, vs. dir. Yine örneğimiz üzerinden konuyu tartışmaya devam edelim. Farz edelim ki, Mekke’ye gelen tüccar, Mekkeli erdemlilerden, borcunun ödenmesi konusunda değil de, örneğin ‘inancı’ ile ilgili bir konuda yardım isteseydi, aynı desteği bulabilecek miydi? Örneğin, bu tüccar, Kabe’deki putlara tapmanın saçma bir düşünce olduğuna inandığını söylese ve Mekke halkına bu inançlarını terk edip ‘tek Allah’a inanma’ çağrısında bulunsaydı, Mekke’nin erdemlileri yine ona yardım edecekler miydi? Bu sorunun cevabının olumsuz olduğunu biliyoruz! Çünkü daha sonra Hz. Peygamber bu tür bir çağrı ile toplumunun karşısına çıkmış ve benimsenmeyi bırakınız, nice zulümler görmüştü! Halbuki bugün biliyoruz ki, Mekkeli müşriklerin putperestlik inancı, ‘yanlış’ (veya ‘kötü’) idi ve doğru (‘iyi’) olan da tek Allah’a inanmak idi. Ya da faraziyemizi biraz daha ilerletip soruyu şu şekilde de sorabiliriz: acaba bu tüccar yine borcunun ödenmesi konusunda yardım isteseydi, fakat bu kez bu yardımı, ‘tek Allah’ inancını gizlemeden (ama herhangi bir çağrıda da bulunmadan) talep etseydi, yine aynı desteği bulabilecek miydi? Tahmin edebiliriz ki, bu durumda da beklediği desteği bulamazdı. Çünkü o toplumun içinden bazıları, bu kez, ‘farklı inançtan’ birine yardım etme konusunda tereddüt yaşayacak ve kendi inancıyla çelişmemek veya “mahalle baskısı”ndan kurtulmak için, ya destek vermeyecek ya da verebileceği destekten en azından ‘indirim’de bulunacaktı! 
Demek ki yapılması gereken, insan davranışlarını belirleyen şeye, yani ‘yaşam tarzı’ farklılıklarını çözümlemeye odaklanmaktır. Çözümü, buradaki yanlışları vurgulamak ve bunların düzeltilmesine çalışmakta aramak lazımdır.
Yani, bunu söylemekle, yine başa mı dönmüş oluyoruz? Evet, öyle. Ve bu yüzden, bendeniz “farklı dünya görüşlerine sahip olan insanların, temel ahlakî ilkelerde anlaşarak haksızlığa karşı ortak mücadele verebilecekleri” savını inandırıcı (ve doğru) bulmuyorum. Çünkü bu sav, hayatın gerçeklerine uymuyor! Toplumdan topluma, hatta kişiden kişiye ‘iyi’ ve ‘kötü’ kriterleri değişebiliyor. Bunlar değiştiği için de, insanlar farklı farklı davranıyorlar. Mesela, bizler ne kadar çabalasak, “iyi ve kötü kriterleri farklı olan” Nietzsche ile bir Hıristiyanı aynı amaç uğrunda bir araya getiremeyiz. Çünkü birinin ‘iyi’ dediğine, öteki ‘kötü’ diyor; birinin ‘öldü’ dediğine, öbürü ‘yaşıyor’ diyor! Bizler ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bir Marksistle bir Müslümanı aynı yolun yolcusu yapamayız. Çünkü birinin ‘afyon’ dediğine, ötekisi ‘kurtarıcı’ diyor; birinin ‘üstyapı’ meselesi gördüğü ‘din’i, öbürü ‘her şey’ olarak görüyor. Görüşler, inançlar, anlayışlar farklı olduğu için, yaşam tarzları ve davranışlar da farklı oluyor. Bu bir ‘vakıa’dır ve ‘erdemliler ittifakı’ veya ‘adalet devleti’ gibi konuları değerlendirirken bu husus mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.
Peki, bu, bir Müslümanın, haksızlığa uğrayan bir Hıristiyan veya Yahudi’ye ya da bir Marksist veya Liberal’e, (farklı inanca veya görüşe sahip olduğu için) yardım etmeyeceği, etmemesi gerektiği anlamına mı geliyor? Elbette ki hayır. Bu, bir Müslümanın kendi inancı doğrultusunda başkalarına ‘yardım’ edebileceği (ve tabii ki, bu yardımın ‘ilkeleri’ ve ‘sınırları’ olduğu) anlamına geliyor. Yani bir Müslüman, ‘haksızlık’ gördüğü hususlarda, ‘hakk’ı yerine getirmek için, farklı dinden veya ideolojiden insanlara yardım edebilir, hatta etmelidir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: bu ‘haksızlık’ veya ‘hak’ İslam’a göredir! Bilinmelidir ki, başka ‘hak’ veya ‘haksızlık’ tanımları da vardır ve bu tanımlara göre hak veya haksızlık olan bir şey, Müslüman için tam tersi bir anlamı haiz olabilir. Örneğin, çağdaş hukuka göre, “kişi bedeni üzerinde tam tasarruf yetkisine sahiptir” ve bu yüzden kendi rızası ile genelevde çalışan bir kadına veya kendi arzu ve iradesiyle içki veya uyuşturucu kullanan bir ‘birey’e karışılamaz. Eğer bu noktada bir müdahale söz konusu olursa, çağdaş hukuka göre (özgürlüklere müdahale kapsamına girdiği için) bunun da cezası vardır! Bir müslümanın ise bunu kabul etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla da bu konularda farklı davranacaktır. Yani kötülüğe eliyle müdahil olma imkanı varsa, onu eliyle düzeltmeye çalışacak; bu imkanı yoksa diliyle ona engel olmaya gayret edecek; bu imkana da sahip değilse, kalbiyle buğz edecek, yani yapılanı meşrû görmeyecektir.
Müslümanın ‘hak’ inancının bunun dışında da tazammunları vardır ve bu alan oldukça geniştir. Örneğin bir Müslüman hakkı savunurken tarafgirlik yapamaz. İnancı gereği, en yakınları bile olsa, haksız olanın yanında yer alamaz. Mesela Hz. Nuh’un oğlu, babası peygamber bile olsa, tufandan kurtulamamıştır. Hz. Peygamber, kızına, eğer hırsızlık yaparsa, kendisinin bile onu cezadan kurtaramayacağını söylemiştir. Hz. Ömer, hutbede kendisini dinleyen topluluğa: “eğer bir yanlış yaparsam, ne yaparsınız?” diye sormuş; dinleyenlerden adı sanı pek bilinmeyen bir sahabi: “seni bu eğri kılıçlarımızla düzeltiriz” demiş, Hz. Ömer de, böyle bir topluluğun yöneticisi olduğu için Allah’a şükretmiştir! Muaviye, haksız bir şekilde oğlunu veliaht tayin ettiğinde, Hz. Hüseyin kıyam etmiş ve şehit edilmiştir. Müslüman tarihinin ilk üç asrı, zalim yöneticilere karşı isyanlarla doludur. Fıkıh mezheplerinin imamları dahi kimi yöneticilerden zulüm görmüş ama yine de haksızlığa rıza göstermemişlerdir. Tarihimizde, Müslüman sultan veya valiler ile gayrimüslim tebaanın aynı mahkemede yargılandıkları ve davayı gayrimüslim tebaanın kazandığına dair nice örnekler vardır. Bu konuda Hz. Ömer ve Hz. Ali devrinde (hatta daha sonraki emirlikler ve sultanlıklar dönemlerinde) yaşanıp da menkıbe formatında anlatılan olaylar herkesçe bilinmektedir. Bu noktada şu bile söylenebilir: tarihte Müslümanların birbirlerine karşı yaptığı haksızlıklar, gayri Müslim tebaaya yapılan haksızlıklardan daha çoktur. Bu yüzden olsa gerektir ki, genel olarak gayri Müslim tebaa, kendi inançlarından olan idarecilerdense, Müslüman yöneticileri başlarında görmeyi tercih etmişlerdir. Bu mealde “kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeği tercih ederim” sözü meşhurdur.
Burada şu hususa da değinmemiz gerekiyor: tarihsel tecrübemizin ‘adalet’ kriteri açısından pek çok olumlu öğeler içermiş olması, bizi, İslam’ın adalet kavramının farklı inanç grupları arasında ‘ortak’ bir zemin olarak kabul edilebileceği gibi bir düşünceye götürmemelidir. Çünkü ‘iyi-kötü’ ve ‘doğru-yanlış’ yargılarını, son tahlilde, ‘hakikat’ iddiaları belirlemektedir. Elbette pratiğin de önemi vardır; fakat bu, adalet tanımında baz alınamaz. Nitekim Batılı birçok analist veya değerlendirmeciye göre, Hz. Muhammed çok önemli bir tarihsel şahsiyettir ve insanlığın gelişimine büyük katılarda bulunmuştur; ancak bu kanaat, bu kişilerin Müslüman olmaları sonucunu doğurmamaktadır. Bu, ancak, İslam’ın ‘hak din’ olduğuna inananlar için söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla, farklı ‘hakikat iddiaları’ bulunduğu sürece, farklı adalet tanımlarının olması da kaçınılmazdır.
Son olarak, “ideolojiler veya dinlerden bağımsız, insanlığın mutabık kaldığı bir ‘hak ve özgürlükler’ zemini bulunabilir” tezini de değerlendirmemiz yararlı olacaktır: Bu, bilindiği gibi, İnsan Hakları kavramı bağlamında dile getirilen ve çağdaş dönemde (özellikle Batı coğrafyasında) genel kabul görmüş bir anlayıştır. Haklar Bildirgeleri şeklinde somutlaşmış bu yaklaşıma göre, ortak bir ‘insan’ tanımı mümkün olduğu gibi, özgürlükler ve haklar da ‘evrensel’ ilkeler çerçevesinde tanımlanabilir. Kanımca, bu yaklaşım doğru değildir; zira ‘değer yargıları’ndan bağımsız bir ‘insan’ tanımı yapılamaz. Batı’da yazılmış bütün İnsan Hakları Bildirgeleri’ne bakıldığında, buradaki ‘insan’ın (human) Rönesans, Reform ve Aydınlanma sürecinde tanımlanmış ‘rasyonel birey’ olduğu görülür. Bütün hak ve özgürlükler de bu ‘insan’ tanımından yola çıkılarak yapılmaktadır (Bu nedenle, Batı anlayışına göre kurulmuş insan hakları örgütlerinin hazırladıkları bir takım metinlere imza atarken Müslümanların dikkatli olması gerekir!). Fakat acaba bu tanımın ‘evrensel’ geçerliliği var mıdır? Örneğin, İslam’a göre, örnek insan, ‘mümin kul’dur; Allah’a tapar ve O’nun emirlerini uyulması gereken mükemmel kurallar olarak görür. Şimdi, bu insan tipinin yaklaşımıyla ‘rasyonel birey’in hak ve özgürlük anlayışı nasıl bağdaşacaktır? Çünkü birinin ‘tuğyan’ olarak gördüğü şeyi, öteki ‘özgürlük’ veya ‘hak’ olarak görmektedir. Birinin ‘günah’ dediğine, ötekisi ‘meşru hak’ demektedir! Dolayısıyla, farklı hakikat iddialarına sahip farklı anlayışlar arasında bir ‘ortak zemin’ bulunamayacağı çok açıktır. Bu da, kaçınılmaz olarak, farklı adalet arayışlarını (ve bununla bağlantılı olarak farklı pratikleri) beraberinde getirecektir.
Yorumlar


adalet ne için?
Tarih: 19.4.2016 Yazar: kürşad atalar
Adalet, yanlıslıklar için mi haksızlıklar için mi
Tarih: 13.4.2016 Yazar: ibrahim bolat
Kategori: Kürşad Atalar