Web Tasarım Ankara

Medeniyet Kavramı Nedir?

 
Lütfi Bergen
lutfibergen@gmail.com
 
 
Medeniyet kavramının “oryantalist icat” olduğuna işaret eden bir görüş bulunmaktadır. “İlk defa Fransız oryantalistler İslâm Medeniyeti kavramını icat etmiştir. Batı toplumları İslam’ı medeniyet olarak vasıflayarak onu sekülerize etmektedir” denilmektedir.
 
Medeniyet kelimesini Civilization terimine karşılık olarak kullanmak aydının kurtulamadığı bir açmazdır.
 
 
“İslâm Medeniyeti” kavramından anlamamız gereken şey civilization değildir. İslâm Medeniyeti, fıkıhla yaşayan Müslüman toplum zuhur edip kendi ontolojisine mahsus “şehir=adalet yurdu” kurduğunda varlığından söz edebileceğimiz bir olgudur.
“Ticaretin ve alışverişin, onları Allah’ın zikrinden, namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten alıkoymadığı adamlar ki (Ricâlun), kalplerin ve gözlerin (dehşetten) döneceği günden korkarlar” (24 Nur 37).
 
Medeniyet, siyasi-politik üst yapının tanzimi ve devlet teorisi olmayıp, Müslüman toplumun her hangi bir politik sistemin alt yapısında [iktisadî üretim ve bölüşüm sisteminde] “halifetü’l arz” vasfına uygun iradeyle şehir kurarak ticarî / içtimaî / ilmî / adlî müesseselerini var etmesidir.
 
Hane, mahalle, muâhat, vakıf, fütüvvet ocağı, bedesten, medrese, zaviye ve kad’a sisteminin kavramları bu alt yapıya aittir. Medeniyet kavramı açısından bir üst yapı kurgusu gerçekleştirmek zorunda da değiliz. Müslümanlar Hz. Peygamber (asv)’in rehberliğiyle tarihe hicretle çıktılar, Hz. İsa (as) ile Hz. Peygamber (asv) arasında yüzlerce yıl “fıkıh toplumu=şehir=adalet yurdu” vuku bulmamıştır.
 
Medine, “İslâm Şehri” demek iken; Medeniyet, “Fıkıhla yaşayan adalet toplumu”nu işaret eder. İslam’ın Hz. Adem’den bu yana gelen fıkhî-hukukî toplumsallığı şehir kurduğunda medeniyet haline varmaktadır.
 
Medeniyet, Müslümanların şehir tavrıdır.
 
Gerek Batı’da ve gerek Doğu’da ortaya çıkan teknik-bilim-irfan toplumları medeniyet değil uygarlıktır.
 
Fıkıhla hareket eden Müslüman toplum ortaya çıkmadığında, çıksa bile şehir inşa etmediğinde medeniyet görülmeyecektir.
 
Uygarlıklar hem kendi aralarında ve hem de medeniyetle çatışmaktadır.
 
Uygarlıkların çatışmasını vahiy bildirmektedir: Kur’an (30 Rum 2): “Gulibetir rûm / Rum (Bizans), mağlup oldu.” Kur’an’ın 6/129 ayetindeki “Zalimlerin bir kısmını, diğer kısmına musallat ederiz” beyanı dünya üzerinde “tek zalim” olmadığını “diyalektik zulmet”in tesis edildiğini göstermektedir.
 
Medeniyet, toplumu; aileden mahalleye, paylaşımcı üretim ilişkilerine ve şehre, akitlerle yöneltmektedir. “Fıkha Razı Toplum” ortaya çıkmadıkça “şehir=medine=medeniyet” tarihe çıkmayacaktır.
 
Hz. Peygamber’in Medine’si akit-sözleşme toplumudur. Akitler ferdiyeti Allah’a - aileye-topluma bağlar. Bu aktin yürürlüğünde Hz. Peygamber (asv)’in hakemliği toplum tarafından kabul edilmiştir.
Medine Vesikası, ailelerin birbirleriyle ilişkisini tayin eder: “Cana, mala zarar vermeyeceksin; nesli kırmayacaksın, ırkçılık yapmayacaksın, herkes dinî inancında özgürdür, bu ilkeleri yerine getirmek bakımından kendine ve bağlı olduğun topluluğa kefil olacaksın. İnansan da inanmasan da Allah ve Resûlünü Hâkem olarak kabul edeceksin.”
 
İslâm şehri bu ilkelerle tarihe çıktı. İslâm şehrinin reisi Hz. Peygamber (asv) tüm hayatı boyunca “Emin”, suçsuz, masûm, adil bir zât olarak yaşadı.
 
İslâm-şehir ilişkilerinde belirlemeye girmek için: 1) “İslâm’ın hâkimiyetine aldığı şehirler”, 2)“İslâm hâkimiyetinin kurduğu şehirler” şeklinde bir tasnife yönelen görüşler bulunmaktadır. İslam hâkimiyetine alınmış şehirler: Mekke, Medine, Şam, Halep;
 
Müslümanlarca kurulmuş şehirler, ise: Basra, Küfe, Fustat, Kayravan, Bağdat, Samarra.
 
Bu tasnifi kabul edemeyiz.
 
Medine, Batı kenti gibi mimarî endişelerle kurulmamıştır.
 
Kur’an toplum kavramları getirmektedir. Bu kavramlar Kur’an’ın şehir olgusuna mimarî-mekân olarak değil salih toplum/suç toplumu meselesinden baktığını gösterir.
 
Bir takım kavim adları sıralıyor: A) kavmen luddâ (ludden): İnatçı kavim (19 Meryem 97), B) el kavmi ez zâlimîne: Zalim kavim (23 Mü’minûn 94), C) kavmen mucrimîn (mucrimîne): Mücrim kavim (10 Yûnus 75), D) kavmen âlîn (âlîne): Zorba kavim- Mağrur kavim (23 Mü’minûn 46), E) kavmen cebbârîn (cebbârîne): Cebbar kavim (5 Maide 22), F) kavmun techelûn (techelûne): Cahili kavim (7 A’raf 138), G) kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ (kavlen): Söz dinlemeyen kavim (18 Kehf 93), H) kavmen gadıballâhu: Gazablanılan kavim (60 Mümtehine 13), İ) kavmen mâ unzire âbâuhum: Babaları uyarılmamış kavim: (36 Yasin 6), K) kavmil mufsidîn (mufsidîne): Fesad çıkaran kavim (29 Ankebut 30).
 
Kur’an’a göre bunların dışında bir de olumlu bir kavim adlandırması var. Kavmen salihine: Salih kavim (12 Yusuf 9).
 
Kur’an’da “salih kavim” karşısında “cebbâr – mucrim - mufsid” gibi kavim tipleri çıkarılması bize Farabi’nin tasnifinin (Fazıl Şehir karşısında, Cahil-Fasık-Delalet Şehirleri vardır, der) doğru olduğunu gösteriyor.
 
Bu mânada Medine’nin adı “Dâru’l-hicre ve’s-Sünne”dir. Medine=şehir inşa edilmeden Hz. Peygamber (asv)’in hakemliği tatbike geçememiştir. Bu nedenle Mekke’de Hz. Peygamber (asv) medeniyet inşa edememiştir. Oysa Mekke’de Kâbe bulunmakta, Hz. Peygamber (asv) burada ibadet etmektedir. Şehir kurmak, Hz. Peygamber (asv)’in sünnetidir.
 
Medine, hicret ile kurulmuştur. Şehir, kapitalist sınıflı toplumdan kopuşun adıdır. Hz. Âdem de cennette iken “Sonsuz bir ömür” yaşamak istemesi cenneti “mülk edinmek” niyeti, yani kapitalist bir temayüle kayması nedeniyle yere düşmüştür.
 
İnsan halifetu’l arz olarak yaratıldığı için cennette geçiciliğini unuttu. Kapitalist tekasürcü mülk düşüncesi ile şehir bağdaşmaz.
 
Hicret & şehir ilişkisini kurmak zorundayız.
 
Tarih felsefesi açısından
 
1) Âdem’in yeryüzünde ilk mimar olarak Kâbe’yi inşası ve ilk medenî toplum olarak kendi evlatları ile bir toplum inşası O’nun cennetten yeryüzüne “hicret-çıkarılma”sı sonrasında gerçekleşmiştir.
 
2) Musa’nın kapitalist-sınıflı kentten hicreti proleterya mücadelesi yapmaktan korunmasıydı.
 
3) Hz. Peygamber (asv)’in kölecilik, kul hakkı, sömürü, din tacirliğinin merkezi haline gelmiş Mekke’den Medine’ye hicreti de kentselden “şehir=adalet yurdu”na doğru olmuştur.
 
Tarih tekasür ehli ile kardeşlik=muâhat toplumu kurmak isteyen adanmışların arasındaki kavganın eseridir.
 
Kabil, hayvancılık yaptığı için tarım arazisine fırsat vermeyen çoban Habil ile iktisadî rekabet içindeydi. Mülk düşüncesi Kabil’i sarmıştı. Âdem’in iki kardeş arasındaki konumu fıkıh getiriciliğidir. Kabil bu şehri parçaladı. Pazarın tüm üretenlere açılmasına karşı çıktı.
 
Musa (as) kavmi içindeki devrimcilerin proleterya mücadelesine karışarak katil oldu.
 
Bu olay İslâm şehir tasavvurunun kent içinde yeniden üretilemeyeceğinin açık anlatımıdır. Musa (as) saraydan çobanlığa yani geçim ekonomisine çıkarılmıştır. Mısır’a gelirken ise Allah’ın ondan istediği şehir (medinetî) bölüşümcü bir üretim biçimiydi. Musa (as), kavmini proleterya olmaktan kurtarmaya görevli idi.
 
Hz. Peygamber de Medine’ye hicret ile iki müessese inşa etmiştir: Mescid-Pazar.
 
Hz. Peygamber’in (asv), Medine’de kurduğu toplum Mekke’deki putçu dindarlık gibi mülkiyetçi değildir. Şehir (medine) ile kent (Mekke) arasındaki çatışma, cemaatci dindarlık/bölüşme ahlâkı ile asabiyet/mülkiyetçi dindarlık arasındadır. Kâbe’nin içi put doludur. Bu putlar güçlü kapitalist şebekelerin arma/markalarıdır.
 
İslâm Şehri teorisi fiziki-mimarî anlamda “cami” peşinde değildir. “Toplumu cem eden” bir cami’ye yönelmiştir. Bu nedenle Medine’de kurulan Pazar, rekabetçi-kapitalist-tekel üreten, bayilik veren, marka mülkiyeti tesis eden bir “pazar” değildir. Cami, Cuma namazında topladığı fertleri birbirleriyle içsel/enfüsî manada rekabet etmeyi serbest kılacak bir piyasa düzenlemesi getirmez.
 
Medine’de hicret sonrasında kurulan toplum ilk olarak Cuma namazı ile emrolunmuştur. Bu emir, toplumcu namaz kılındığında toplumun rızık için yeryüzüne dağılması gerektiğini emreder. Bu nedenle Cuma namazı erkeklere farzdır. Çünkü bu namaz sayesinde erkekler rızk için arayışa mecburdur. Erkek, kadına mehir vermeye koşullu olduğu için rızkı onun aramasında önceliği ve görevi vardır:
 
      
        “Artık namazı kaza ettiğiniz (Cuma namazını kaza ettiğinizde: kaza: idarî mahiyeti olan namazı kıldığınız) zaman yeryüzüne yayılın ve Allah’ın fazlından isteyin ve Allah’ı çok zikredin. Umulur ki, böylece siz felâha (kurtuluşa) erersiniz” (62 Cuma 10).
 
Medine, “din”den gelmektedir. Din ise hüküm anlamındadır, “deyyan” hükmeden anlamındadır.
 
Osmanlı şehir yöneticisine “Kaz’ı- Kadı” diyoruz, yani kad’ıya bağlı beldeye, büyük bir mahkemenin yetkisi altında olan yerleşim alanının adına kaz’a diyoruz. Cuma namazının kaza edilmesi ile Kaz’a’nın (şehrin) Cuma kılınan yer olması etimolojik-semantik olarak rastlantı sayılamaz.
 
Dolayısıyla din kelimesi, bildiğimiz “inanç- teoloji” anlamında ele alınmamaktadır. Bir fıkıhtan bahsedilmektedir. Vakıf, mahalle, bedesten teşkilatlarını inşa eden bir hukuk yapısından bahsedilmektedir. Medine’de Ensar-Muhacir’in kardeşliği din-iktisat ilişkilerini toplumcu/kollektivist bir bakışla ele almayı kaçınılmaz kılmalıdır. Medine sınıfsız toplum için bir iktisat/din ilişkisi zemini olmuştur.
 
Bu fıkıh nazarından bakıldığında Batı toplumlarının “medîne” kurmadıkları apaçık ortadadır.  Bu anlamda biz Weber’in “Batı Kenti Batı’ta aittir” fikrini kabul ediyoruz. Müslümanlar Doğu Batı kentini Kabilyen görmelidir. Batı kenti sömürgeci, dünyayı talan edici bir zihniyetle yürümektedir; İslâm şehrinden ayrıdır.
 
İslâm şehri konusunda İbn Haldun’a değil Farabi’ye gitmenin daha farklı bir düşünce geliştirmek için işlevsel olduğu açıktır. Kınalızade de Farabi’den etkilenmiştir. İbn Sina’nın Metafizik adlı kitabının son bahisleri Farabi ile mutabık görünmektedir. Farabi, medeniyeti ya da medine oluşumunu maddi meselelere (imarla ilgili konulara) bağlamadan izah eder:
 
“Sakinlerinin ancak saadete erişmek maksadıyla yardımlaştıkları şehir, fazıl bir medine olur. Zaten saadete erişmek maksadıyla elele vererek çalışan bir millet de fazıl bir millettir; bütün milletleri, saadete ulaşmak maksadıyla elbirliği ile çalışan bir dünya da fazıl bir dünya olur” (Farabi, 1990: 80).
 
Farabi’ye göre fazıl şehirlerin eşya yığmasına uğrama zorunluluğu bulunmamaktadır. Farabi için “Mesken” nasıl olursa olsun, neden yapılırsa yapılsın ve nerede olursa olsun, önemi yoktur. Yerin altında ya da üstünde, ahşaptan, çamurdan, yünden kıldan ve diğer maddelerden yapılmış olabilir. Mühim olan meskenin yapıldığı maddenin cinsi değil, onun içindeki insandır” (Bayraklı1983: 69, Fusul’ ul Medeni, s: 116’ dan naklen).
 
Bu yaklaşım İslam şehrini Batı kentinin özü olan mimarî paganizmden korumaktadır.
 
İslâm şehri’ni cami-pazar-muâhat toplumunu ortaya çıkaracak fıkıh inşa etmektedir. Erkeklerin kadınlara mehir verme zorunluluğu erkekleri ticaretle uğraşmayı zorunlu kılmaktadır. Bu kapsamda Cuma namazı iktisadî bir toplanıştır. Bu namaz nedeniyle kardeş olan kişiler birbirleriyle rekabetçi bir piyasa kuramazlar. Diğer taraftan sosyal görevleri (bir aile / toplum kurma vazifeleri) nedeniyle ilkelerini de bozamazlar.
 
İnsanlara Hâkem olarak gönderilen Hz. Peygamber (asv), içinde Kâbe bulunan Mekke’de fıkıhla hareket eden bir toplum kuramadığı için hicret etmeye mecbur kalmıştır. Medeniyet hâkemle hareket eden toplumun şehir inşasıdır. “Ahkâm / fıkha riayet eden toplum / şehir”den oluşan üçlü yapı dağılırsa medeniyet tarih dışı kalır.
 
Medeniyet, müslüman toplumun herhangi memleket parçasında Müslüman değerlerini sübût ettirerek o beldeyi “şehirleştirmesi”dir. Bu manada medeniyet üniversal yapı-olgu değildir. Medeniyet dünya üzerinde tek veya çok beldede zuhura çıkabilir ve gökte kayan yıldızlar gibi sönebilir. Medeniyet fıkıh toplumu varsa varlığa çıkan bir olgudur.
 
İnsanı, yaşanılan mekanın mütemmim cüzü kılan Batı zihniyetinin karşısına ancak temelleri tüm peygamberlerce “medinetî” kavramıyla ifade edilmiş “şehir” kavramını koyabiliriz.
Şehirden maksat, mal/hizmet üretimini, bunların pazara sürümünü tekeffül eden hakîmin rençber, çoban, esnaf, zanaatkâr, asker, alim zümreleri muhafaza etmesidir. Bunlara Cuma namazı farzdır.
 
Şehir zaten, “Cuma kılınur-Pazar kurulur” olan beldedir. Bu şekilde tarif “kent” ile “şehir” arasındaki ayrımı vermeye yeter başlangıç sayılabilir. Çünkü bu tarifte meslek zümrelerinin başka mesleklerin saygınlığına özenip varlığını söndürme yolu tıkanmıştır.
 
İnsanlık Hz. Peygamber (asv) döneminde kemâle ermiştir.
 
Hâkimin görevi toplumun ihtiyacı olan meslekî faaliyetleri yürütecek meslek adamlarını şehrin varlığında tutmasıdır. Bu nedenle “çağ ilerledi” diyerek çobanları tasfiye eden zihniyet şehir inşa edemez. Şehir, dinî bir temelden yükselir. Kurban ibadeti olduğu sürece şehirde çoban bulunmasından vazgeçilemez.
 
Âkif, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyor. Diğer taraftan siyasetçiler “Muasır medeniyet seviyesini aşmak”tan bahsedip durmaktadır.
 
“Tek dişi kalmış canavar” da, “muasır teknik-bilim-refah seviyesi” de medeniyet değildir.
 
Müslümanların bu kafa karışıklığından kurtulması gerekmektedir.
 
 
-          Bayraklı Bayraktar, Farabi’de Devlet Felsefesi, Doğuş Yayınları, 1983
-          Farabi, el Medinetü’l Fazıla, MEB Yayınları, 1990
Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...

Kategori: Lütfi Bergen