Web Tasarım Ankara

Neo-Müslümanlık

Ramazan Gözen

rgozen@hotmail.com

08.06.2016

           

Bu yazıyı yazmamın nedeni, belki benzerine birçoğunuzun müşahit olduğu bir soru bağlamında duyduğum duygu ve düşüncelerdir. Soru şuydu: Ramazan ayında oruç tutarken doktorun vermiş olduğu göz damlasını kullanmak veya iğne yaptırmak orucu bozar mıydı? Aslında sadece soru olarak kalmış olsaydı yine de dert etmeyebilirdim, ama sorudan çok dakikalarca süren bir tartışmanın olması düşündürücüydü. Aslında bu soru, her Ramazan/oruç mevsiminde yapılan geleneksel soruların ve tartışmaların bir prototipidir bu: Sakız çiğnemek orucu bozar mı? Denize girmek orucu bozar mı? Orucu hurmayla mı, suyla mı, yoksa tuzla mı açmak sevaptır? Ve benzeri daha birçok soru. Belki şaşıracaksınız ama ben bu tür soruların sorulmasını garipsemem, hafife almam, eleştirmem. Bilakis, kişinin inandığı ve yaşadığı bir konuyla ilgili daha çok bilgilenmek için sahip olduğu yüksek hassasiyeti olarak görürüm. İnsanların düşüncelerini ve yaptıkları her işi en ayrıntılı bir şekilde öğrenmeye ve uygulamaya çalışması, misyonunda ve hedefinde tüm teferruatıyla yüksek hassasiyet ve duyarlılık göstermesi erdemli bir davranıştır. Burada bir sorun yok.

            Sorun şudur: ne bana yukarıdaki soruyu yönelten kişinin ne genel olarak ülkemizdeki ortalama insanın ve Müslüman şahsiyetlerin, orucun muhtemelen aslına zarar bile vermeyen bir sürü ayrıntılarını merak ettikleri kadar ve hatta yüzde biri oranında yaşadıkları ülke ve dünyanın vahim sorunları konusunda merak sahibi olmamalarıdır. Örneğin, insanların büyük çoğunluğunun Suriye’de beş yıldır devam eden facia, oluk oluk akan kan ve doğurduğu sonuçlar konusunda ne kadar ilgili ve hassasiyet sahibi olduklarını söyleyebiliriz? Maalesef pek fazla söyleyemeyiz.  Ne de kendi yaşamlarını doğrudan ilgilendiren ulusal ve uluslararası konuların nedenlerini ve nasıllarını sormak zahmeti göstermektedirler. Beni daha da şaşırtan şey; benim bir ilahiyatçı olma-ma-ma rağmen oruçla ilgili bir soruya muhatap olurken, örneğin Suriye konusunda bilimsel yazılarım ve konuşmalarım nedeniyle nispeten daha çok uzman olduğum bilinmesine rağmen, aynı kişi veya diğer pek çok kişiden bu konuda hiçbir soruya muhatap olma-ma-mdır.

Bu durum kesinlikle söz konusu örnekle sınırlı değildir; bilakis özelde Türkiye’de ama genelde tüm İslam dünyasında Müslümanlarla ilgili genel bir sorundur. Zamanımızın en kritik sorunu olduğu için aynı örnekten devam edelim. Suriye’de beş yıldır akan akıyor. On milyondan fazla Suriyeli evinden ve yurdundan oldu. Beş yüz binden fazla insan hayatını kaybetti. Şaheser tarihi şehirler harabeye döndü. Tüm bunlara rağmen etrafımızdaki kaç kişi, burada ne oluyor, kim ne yapıyor, bu işin aslı nedir, kim suçludur ve suçsuzdur ve en önemlisi niye bu Müslümanlar yıllardır birbiriyle savaşıyor gibi sorular soruyor. Elbette ki, bu veya benzeri soruları soran (ve uzmanlığı gereği ilgi gösterenler dışında pek çok) insan var; ama bunların kaçı cevaplarını samimi bir araştırma ve inceleme sonucunda elde ediyor? Daha önemlisi, örneğin yukarıdaki oruç detaylarını tartıştığı kadar ulusal ve uluslararası konuları öğrenmek için tartışıyor? İşin aslı; bu konularda genelde soru sorulmuyor; soranlar ise ayrıntısını öğrenmeye çabalamıyor. İnsanların bu konuda en çok bildikleri, genelde tuttukları partinin, okudukları gazetenin veya takip ettikleri liderin söyledikleriyle sınırlıdır. Diğer bir ifadeyle, Müslümanların Suriye sorunu ve yaşanan dram konusundaki bilgileri, ya hiç merak etmedikleri için yoktur ya da merak edenlerin bilgileri takip ettikleri liderin veya gazetenin bilgisiyle sınırlıdır ve bu bilgi de kesinlikle manipülasyon veya propagandadan ibarettir.

            Bu kısa açıklamada tarif ettiğim insanların sahip olduğu durumu (eğer Müslümanlık iddiasında ise), ancak Neo-Müslümanlık olarak tanımlanabilir. Neo-Müslümanlık; dinin ritüellerinde, şekillerinde ve teferruatlarda boğulup, aslını ve özünü anlamak, öğrenmek ve uygulamak konusundaki yetersizlik halidir. Daha açık bir ifadeyle, dini sadece dar anlamdaki ritüellerden ve şekillerden ibaret sanıp, onun esasen yaşamın her alanına teşmil olan adalet, ahlak, hakkaniyet, muamelat ve diğer ontolojik, epistemolojik ve metodolojik boyutlardan ibaret bir külliyat olduğunu bilmemek ve gereğini yapmamaktır. Nasıl ki dinin ritüellerini ve şekillerini göz ardı etmek veya hafife almak doğru değilse bu ritüelleri ve şekilleri özünden koparmak da doğru değildir. Bu tartışmayı daha da ileri götürüp, sınırlarımı aşarak İslam’ın özü ve şekli bağlamındaki klasik tartışmalara girmek istemem. Ancak gerek mevcut tartışmalar gerekse Neo-Müslümanlığın karşı karşıya olduğu durum konusunda üç noktaya vurgu yapmak ve böylece Neo-Müslümanlık kavramını açmak istiyorum.

            Birincisi, günümüzde başta Müslümanlara yönlendiren ulema ve din alimleri ama aynı zamanda genelde Müslümanlar; dini, sosyal bilimlerin temel bilgi ve kavramlarından kopuk veya ilişkisiz şekilde anlamaya, açıklamaya ve yorumlamaya çalışmaktadır. Hatta biraz ileri gidip, Müslüman alimlerin ve Müslümanlığın, temel insan bilimlere ve bilgilerine sahip olmadan dünyayı anlamaya çalıştıklarını söyleyebilirim. Öncü konumdaki tarikat, cemaat ve diğer din tebliğcilerin büyük çoğunun sosyal bilim altyapısına sahip olmadıkları malumdur. Temel sosyal ve insani bilimlerin felsefesine ve uygulamalarına sahip olmayan bir kişinin, tamamen insanlara ve topluma hitap etme amacı olan İslam ve Kuran’ı anlaması ve uygulaması nasıl ve ne kadar başarılı ve mümkün olabilir? Halbuki sosyal ve insan bilimler, temel insan işlevlerinin özünü oluşturur. Düşünmeyi, sormayı-sorgulamayı, tartmayı-tartışmayı, akletmeyi-akıl geliştirmeyi, kısacası insanı ve toplumu anlamak için ne gerekiyorsa onu verir. Neo-Müslümanlık/Neo-Müslümanlar, toplum nedir bilmeden toplumu inşa etmeyi, evren nedir bilmeden evrene hükmetmeyi, insan nedir bilmeden insan yetiştirmeyi, Rab-doğa-toplum ilişkisi nedir bilmeden Rabbin hakimiyetini anlamaya çalışıyor. İşte bu nedenledir ki, dini ve ibadetlerini sadece ritüellerden ibaret sayıyor; dini şekilleri ayrıntısıyla öğrenmeye çalışırken, dinin ve ibadetlerin asıl amacı ve özü olan toplumsal durum ve ona bağlı adalet, barış, refah ve benzeri konulara ve kavramlara kafa yormayı gerekli bile görmüyor.

            Neo-Müslümanlığın ikinci özelliği; ahlaki, işlevsel, mana ve maddesiyle “iyi” bir insan olmadan önce “iyi” bir Müslüman olunabileceğini zannediyor ve dini bu şekilde öğreniyor ve öğretiyor olmasıdır. İyi bir Müslüman olmak için öncelikle iyi/etik bir insan olmak gerektiğini dikkate almadığı gibi, çoğunluk da bunu inkar ediyor. Halbuki ne Kuran ne de hadisler insanın iyiliğini sağlama konusunda garanti vermez. Kuran ve hadisler, ancak zaten “iyi” olan insanın başvurması halinde hayatını “daha da iyileştirecek” kılavuzluk sunabilir. Bu konudaki temel iddiam şudur: Kuranı herkes okuyor: müşrikler de Müslümanlar da, Mümin olanlar da Müslüman olanlar da, inandık diyenler de inanmadık diyenler de okuyor. Eğer Kuran ve hadisler, insanın iyi olmasını garantileyen metinler olsaydı, bu durumda onu “okuyan” herkesin “iyi” olması beklenirdi. Ki böyle değil. Bu da sürpriz değil, çünkü Kuran ancak “hudan lil-muttakin” olanlara ilham, yarar ve rehberlik alabileceklerini ileri sürmektedir. Eğer Kuran insanın iyi olmasını sağlamıyor, ancak iyi insana ilham olabilecek bir kitapsa, bu durumda Kuran’ın amacı nedir diye sorulabilir. Bu konudaki düşüncem şudur: Kuran iyi veya iyi niyetli insanların iyilik projelerini gerçekleştirmeleri için tavsiyeler sunmaktadır. Dolayısıyla, bir Müslümanın ve Müslümanlığın Kuran ve İslam’dan yararlı sonuçlar elde edebilmesi için öncelikle evrensel ve doğal hukukun temel insan anlayışlarıyla kendini donatması ve her hal ve şartta iyilik/etik eğitimine ve özelliklerine sahip olması gerekir. En azından benim anladığım budur. Ancak Neo-Müslümanlığın Kuran ve İslam ile ilişkisi bu kanaldan kurulmadığı için, Müslümanlık ile İslam arasında ciddi tezatlar tezahür edebiliyor; etmesi de sürpriz olmamalıdır.

            Neo-Müslümanlığın üçüncü özelliği, dinin sadece “resmi din uzmanlarından” öğrenilebileceği ve başka bir yolun olmadığı zehabıdır. Buradaki temel sorun, İslam dininin aynen Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi ruhbanlık dini olduğunun sanılmasıdır. Diğer bir ifadeyle, Neo-Müslümanlar, kısmen yukarıdaki iki nokta nedeniyle kısmen de kendisine anlatılış şekli nedeniyle dinin belli uzmanların otoritesinde ve hakimiyetinde olduğunu düşünüyor. Elbette ki, her disiplinde olduğu gibi din konusunda da “ilahiyat” uzmanlık alanı veya disiplin vardır ve dinin bilgisi ve yorumu konusunda üstünlüğe sahiptir. Ama bu demek değildir ki, ilahiyatçılar dışındaki insanlar Kuran’ı okuyarak en azından kendi sorularına cevap bulmak için kullanamaz. Aslında her insan/Müslümanın, kendisi için gerekli tüm bilgi ve düşünceleri edinmek ve geliştirmek için çalışması mümkündür, hatta gereklidir. Teşbihte hata olmaz ise; örneğin bir müteşebbisin iş yapması için illa ekonomi profesörü olması gerekmez; ama ekonominin temel bilgi ve şartlarına sahip olması gerekir ve bu mümkündür. Elbette ki bu müteşebbisten ekonomi teorileri hakkında yorum yapmasını bekleyemeyiz; ama bir ekonomi profesöründen çok daha başarılı bir işletmeye sahip olduğunu görebiliriz. Aynı şekilde, aslında tüm Müslümanların, Kitabı ve bilgileri en azından kendini ikna edecek kadar öğrenmesi ve bu çerçevede hayatın sorunlarını çözmeye çalışması mümkündür ve gerekir. Tabii ki, bunun için öncelikle ilgili kaynakları okuması, düşünmesi, tefekkür etmesi, sorması ve sorularına cevap bulacak şekilde hareket etmesi gerekir. Burada fasit daireye girmiş durumdayız. Zira bunları yapabilmesi için de öncelikle yukarıda belirttiğimiz “temel insan ve sosyal” bilimlerine sahip olması ve “iyi niyetli/etik” olması gerekir.

Sonuç olarak, özelde Türkiye’deki genelde İslam ülkelerindeki Müslümanların sosyal-insan bilimlerinden yoksun oluşları, iyilik/etik temel eğitimi eksikliği, özgüven ve otonom düşünme ve davranma sorunları nedenleriyle dini çok dar bir açıdan anlamaya çalışmakta, dini ritüeller ve şekiller ile dünya arasında ilişki kura-ma-makta, dinin aslında tüm yönleriyle hayata ve dünyaya dair bir ontolojiye/felsefeye ve bilgilere sahip olduğunu fark edememektedir. İşte bu nedenlerle Müslümanlarda İslam’ın ritüelleri ve şekilleri ile özü arasında büyük farklar ve hatta tezatlar olduğunu görebiliyoruz. Bunu da güncel yaşamdan son bir örnekle somutlaştıralım: İslam’ın önemli ritüellerinden biri olan “baş”örtüsü konusunda yüksek hassasiyete sahip olan ve özgürleşmesi için büyük mücadeleler vererek ciddi bir başarı elde etmiş olan Türkiye (ve hatta dünya) Müslümanlığı, şimdilerde Suriye’de “baş”kesen IŞİD gibi heretik bir gruba karşı mücadele vermek bir tarafa, sempati bile duyabilmektedir. Halbuki “baş”kesenlere karşı en güçlü mücadelenin “baş”örtülüler tarafından verilmesi beklenirdi; “baş”örtüsünü veya “baş”ları kurtarmaktan öte Suriye ve dünya hakkındaki duyarlılıklarını ve karşı duruşlarını göstermek için… 

Yorumlar


Tam isabet
Tarih: 09.06.2016 Yazar: Yüksel Keleş
Kategori: Ramazan Gözen