Web Tasarım Ankara

TÜRKİYE’DE NE OLUYOR?

Kürşad Atalar

mkatalar@hotmail.com

22.04.2016

            Türkiye’de son 3 yıldır olan-biteni nasıl yorumlamak gerekiyor? Ne oldu da ‘toplumsal kutuplaşma’ bu denli arttı; iç siyasette dengeler, dış siyasette ise ülkenin imajı bozuldu? Siyasi partiler niçin birbirleriyle kanlı-bıçaklı oldular; yasama, yürütme ve yargı neden bütünüyle iktidarın eline geçti? Acaba bütün bunlar, bir siyasi anlayışın ‘önlenemez yükselişi’ne mi işaret ediyor, yoksa birileri yine “başımıza çorap mı örüyor?” 

            Şu günlerde sıradan insanlar bu tür sorulara cevap vermekte zorlanıyor. Kafalar karışık ve memleketin nasıl olup da bu hale geldiğini vatandaşa pek anlatan da yok! Televizyon ve radyo programlarına çıkan yorumcular, çoğunlukla iktidar borazanlığı yapıyorlar; ‘ötelenmiş’ kesimler adına konuşanların sesleri ise iyice kısılmış durumda!

            Bu şartlar altında, olan-biteni anlamak mümkün mü? Bendeniz bu soruya ‘olumlu’ cevap verilebileceğini düşünüyorum!

            Ama önce ‘genel tablo’yu görmemiz gerekiyor. Bilindiği gibi, Adalet ve Kalkınma Partisi, toplumun farklı kesimlerinden (ve ‘dışarı’dan) destek alarak, yaklaşık 10 yıl ‘sorunsuz’ denilebilecek bir hükümet etme süreci yaşadı. Bu dönemde, küresel siyasi ve ekonomik dengeler iktidarın lehine idi ve bu yüzden, hükümet, bu alanlarda ciddi bir sorunla karşılaşmadı. AKP, uygulamış olduğu ‘açılım’ politikalarıyla, özellikle de asker vesayetinin törpülenmesi sürecinde, sadece ‘sağ’ ve ‘muhafazakar’ tabandan değil, demokrat, liberal (ve hatta ‘sol’) kesimlerden de destek aldı. Fakat daha sonra ne olduysa, devran tersine döndü: destek veren kesimlerin neredeyse tamamı, bu desteklerini geri çektiler. İçerde ve dışarıda ‘yalnızlaştırma’ politikalarına maruz kalan hükümet ise, buna cevaben, ‘koruma’ tedbirleri aldı. Bu da, sonuçta, ‘otoriterleşme’ eğilimini doğurdu.    

            Peki, hükümet, iç ve dış desteği niçin kaybetti? Yaşananları doğru anlamak için ilkin bu soruyu cevaplamamız gerekiyor. Benim görüşüme göre, cevap basit: ‘sınır’ı aştığı için!

            Şimdi bunu izah etmeye çalışalım: bilindiği gibi, kuruluş sürecinde, AKP’den bir heyet Amerika’ya gitmiş ve çeşitli çevrelerle görüşmelerde bulunmuştu. Bu görüşmelerin amacı belliydi: ülkede ‘siyasi bir boşluk’ doğmuştu ve bunun doldurulması gerekiyordu. Kurulacak parti, seçmen kitlesinin büyük çoğunluğunu oluşturan ‘sağ’ tabana hitap edecek ve Ilımlı İslam politikası uygulayacaktı. Böylece, yolsuzluk söylentileri ile yıpranan siyasal sisteme ‘taze kan’ pompalanmış olacak ve rejim düzlüğe çıkarılacaktı. (Daha sonra basına sızan haberlerden biliyoruz ki, bu heyet Amerikan yönetimine ‘işbirliği’ içinde çalışacaklarına ve ‘demokrasiyi güçlendireceklerine’ dair güvence vermiştir! Obama’nın son basın konuşmasında yaptığı açıklama da zaten bunu teyit ediyor). Nitekim öyle de oldu: ‘Milli Görüş’ çizgisiyle bağlarını koparan ve ‘İslamcılık gömleği’ni üzerinden çıkaran AKP, girdiği ilk seçimden ‘tek başına iktidar’ olacak şekilde çıktı ve uyguladığı Ilımlı İslam ve yoksul kesimleri sübvanse etmeye ayarlı sosyal yardım politikalarıyla da halk tabanında yaygın bir destek kazandı. (Burada liberal, demokrat ve sol aydınların vermiş olduğu ‘entelektüel’ desteğin iktidarın gücünü pekiştirmesinde önemli rolü olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Çünkü bu destek olmasaydı, uygulanan politikanın ‘meşruiyeti’ noktasında kitlenin zihninde şüpheler oluşabilirdi!) Parti, bunun dışında, ‘dindar’ kesimin de desteğini aldı. Büyüklü-küçüklü birçok cemaatin süreç içerisinde AKP’ye destek verdiğini biliyoruz. Bunların içerisinde en öne çıkanı ise, Fethullah Gülen cemaati oldu. 10 yıllık AKP iktidarı döneminde, bütün bu yapılanmalar kamuda ve özel sektörde palazlandı ve tabiri caizse “her köşe başını ele geçirdiler.”

            İşte bu durum, sistem açısından şöyle bir ‘tehlike’yi doğurdu: bu trend devam ederse, ‘demokratik sistem’in işlemesinde rolü bulunan diğer toplumsal/siyasal kesimler iyice zayıflayabilir ve hatta yok olabilirdi! Buna ise elbette izin verilemezdi!

            Bendeniz, son 3-4 yıldır olan-bitenin özetle bu şekilde izah edilebileceğini düşünüyorum. Yani, AKP iktidarı (isteyerek veya istemeyerek) ‘sistemik sınırları’ aştığı için tedip edilmek isteniyor. 

            Kanımca, Hakan Fidan ve Gezi Olayları, 17-25 Aralık operasyonları ve Haziran 2015 seçimleri de bununla ilgiliydi. 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarını ise, Erdoğan’ın almış olduğu ‘güvenlik tedbirleri’yle izah etmek bana daha doğru görünüyor.

            Bu durumun bir benzerinin Mısır’da da yaşandığını görüyoruz. Mursi iktidarıyla birlikte, orada da Ilımlı İslam politikası devreye sokulmuş ve Müslüman Kardeşler hareketinin ‘iktidar performansı’ denenmek istenmişti. Fakat aynı hata orada da tekrarlandı ve 80 küsur yıldır iktidar yüzü görmemiş Müslüman Kardeşler teşkilatı, kısa süre içerisinde sistemi bütünüyle değiştirmeye kalktı (Mursi’nin darbe ile devrilmeden 7 ay önce yeni bir ‘anayasa’ tasarısı hazırladığını ve ‘devrim’i korumak için ‘bütün yetkileri’ eline almaya çalıştığını biliyoruz). Tabii buna izin verilmeyecekti. Sisi’nin yapmış olduğu darbeyi böyle okumak mümkündür diye düşünüyorum. Yani Mısır’da da ‘etkin küresel aktörler’ sistemin ayarlarıyla fazla oynanmasına rıza göstermemişlerdir.

Kısacası, Batı, Ortadoğu ülkelerinde Ilımlı İslam politikası çerçevesinde demokratik bir süreç yaşanmasını istiyor; fakat sistemin tamamen bir kesimin eline geçmesine de razı değil. Yapılan müdahaleler, eğer bir ‘yol kazası’ olursa, buna müdahale edileceğini gösteriyor.

Türkiye örneğine bakacak olursak, evet, Batı’nın, artık Erdoğan’ı istemediğini söyleyebiliriz. Çünkü sistemin ayarlarıyla fazlasıyla oynandığını düşünüyorlar. Fakat Erdoğan da pes etmeyeceğini göstermiş bulunuyor. Bu durumda ne olur? Onu zaman gösterecek. Ama tabii ki bazı öngörülerde de bulunabiliriz!

Benim görüşüme göre, Batı, ‘üzerini çizdiği’ bir liderle tekrar ‘dost’ olmaz. Çünkü burada ‘suçluların cezalandırılması’ ile elde edilecek psikolojik bir ‘fayda’ söz konusudur. Yani Batı demek istiyor ki, “sınırları ihlal eden, sonucuna katlanır.”

Zannımca, burada bir ‘plan’ uygulanıyor ve bunun da iki önemli ayağı bulunuyor: ilkinde ‘imaj bozma’, ikincisinde ise ‘muhalefetin konsolidasyonu’ amacı güdülüyor.

Gelişmelere baktığımızda şunu görüyoruz: Erdoğan’ın ülke dışındaki imajı son derece bozuk. Bunun ‘bilinçli’ bir politikanın sonucu olduğunu düşünüyorum. Bence, burada tipik manada bir ‘kuşatma’ politikası uygulanıyor. Amaç da dış destekten mahrum kalan Erdoğan’ın psikolojik direncinin kırılması gibi görünüyor. İmaj bozma planının ülke içi ayağı da var. Biliyoruz ki, Gezi Olayları ve 17-25 Aralık operasyonlarının sonucu, Erdoğan’ın giderek ‘otoriterleşmesi’ olmuştur. Bu niçin böyle oldu? Erdoğan, bütün olanlara rağmen, önceden olduğu gibi, toplumun farklı kesimleri ile diyalog içerisinde ve ‘demokratik bir lider’ imajı sunarak bu badireyi atlatamaz mıydı? Kanımca yapamazdı. Çünkü herkesin bildiği gibi, kendisini tehdit altında hisseden kişi, buna karşı tedbir alır! Erdoğan’ın yaptığı da bu oldu! Daha fazla tedbir alma ihtiyacı hissettiğinde de ‘otoriter lider’ imajı güçlendi. Bu imaj güçlendikçe de, karşısında yer alanlar daha fazla konsolide oldular. Zaten amaçlanan şey de bu idi!

2015 Haziran seçimlerinde HDP marifetiyle ‘muhalefet’in elde ettiği başarı, bu konsolidasyonun en net şekilde ortaya çıktığı gelişme oldu. AKP, 13 yıllık iktidar döneminde ilk kez bu seçimde ciddi bir yenilgi aldı ve tabii ki bunun karşılığında Erdoğan cephesi de, alınan mağlubiyetin ağırlığına denk olarak, karşı saldırıya geçti. Erken seçim kararı bunun için alındı; çünkü yapılmak istenen, çözüm sürecinin askıya alınması ve milliyetçi oyların bir kısmının AKP’ye kanalize edilmesi suretiyle “muhalefete mesaj vermekti.” Erdoğan, her türlü riskini üstlenerek bu mesajı rakiplerine verdi. Fakat tabii ki, bu, sürecin Erdoğan lehine nihayet erdiği anlamına gelmiyor!

Bunu nereden anlıyoruz? Erdoğan-karşıtı kampanyanın giderek şiddetlenmesinden anlıyoruz.

            Erdoğan’ın son Amerika ziyaretinde buna dair net işaretler alındığını gördük. Onca çabaya rağmen, Obama yönetiminin Erdoğan’a sıcak mesajlar vermemesi, hatta alışılmışın dışında, Obama’nın basın önünde Erdoğan’ı ‘fırçalaması’; üstüne üstlük, uluslararası medyada ülkede bir ‘darbe’ olabileceğine ilişkin haberler çıkması, sürecin ‘şiddetlenerek’ devam ettiğini gösteriyor.

            Peki, bu işlerin sonu nereye varır? Öyle görünüyor ki, her iki taraf da vazgeçmeyecek. Bu da ülkede kutuplaşmanın artması anlamına geliyor. Benim kanaatim şu: gerginliğin artması, bu kez Erdoğan’ın işine yaramayacak gibi görünüyor. Çünkü, bu gerginlik, hem Erdoğan’ın imajının giderek bozulmasına neden oluyor, hem de muhalefetin konsolide olmasını sağlıyor. Böyle giderse, bundan zararlı çıkan, Erdoğan (ve AKP iktidarı) olacak gibi görünüyor.

            İmaj bozma ve konsolidasyon sürecinin ne kadar zaman alacağına ilişkin olarak ise net bir şey söylemek mümkün değil. Sadece, ‘aceleci’ hareket edilmeyeceğini öngörebiliriz. Çünkü Türkiye, bölgenin en önemli ülkesidir ve burada ‘sert’ yöntemlere, (dengelerin bozulmaması adına) ancak en son çare olarak başvurulur. Kanımca, ‘demokratik’ alternatifler sonuna kadar denenecektir. Bunlar arasında, AKP’nin bölünmesi veya sağ cephede yeni bir siyasi oluşumun ortaya çıkarılması da bulunuyor. Eğer bu taktikler de işe yaramazsa, o zaman belki ‘son çare’ye başvurulabilir!

 

Yorumlar


neden terane?
Tarih: 28.4.2016 Yazar: kürşad atalar
Terane
Tarih: 25.4.2016 Yazar: Zubeyr
Kategori: Kürşad Atalar