Web Tasarım Ankara

 ADEM-İ MUHALEFETİN (MUHALEFETSİZLİĞİN) 10 İLLETİ

 

Âdem Çaylak

ademcaylak@gmail.com

10 Mayıs 2021

 

 

Bir toplumda muhalefetin filizlenmesine elverişli bir bilinç ve zemin yoksa ortaya çıkabilecek muhalefete benzeyen şeyler, amiyane bir tabirle kayıkçı kavgaları denilen muvazaalar, hakaretler, hazımsızlıklar ve şiddetten ibarettir. Bu tür şeyler, kamuoyunda muhalefet varmış gibi bir algı yaratsa da, gerçek anlamda muhalefetin ne olduğu ve nasıl şartlarda olgunlaşabildiği anlaşıldığında bu algının yanlışlığı ortaya çıkacaktır. Bu gerçek anlaşılmadığında, muhalefet, daima bu menfi imajıyla algılarda varlığını sürdürmeye devam edecektir.

 

Muhalefet, sorgulama, eleştiri, kendi üzerine düşününüm ve kendilik bilincinin oluşması için bir toplumsalda var olan bilişsel ve kültürel kod ile tarihsel engramın bir bütün olarak dönüşümüne ihtiyaç vardır. Bu dönüşümü sağlayamayan toplumsallıktan ne kendilik bilincini haiz bir birey formu ne de toplumsal muhalefet ruhu ve eylemi ortaya çıkabilecektir. Olumsuz bir durumun sonuçlarını ortadan kaldırmak için, önce o sonuçlara yol açan nedenleri bilmek gerekir. Birey olamamış bir toplumsal kültürün kişisi ve bir bütün olarak toplumsalın kendisi yerleşik hale gelmiş adem-i muhalefetin aşağıdaki 10 illeti ile yüzleşip hesaplaşmadığı sürece, insanların sömürü ve esaret secdeleri hiç bitmeyecektir.  

 

1. Kesin İnançlılık: Kesin ve keskin inançlar, muhalefet kültürünün yerleşmesinin önündeki en büyük engellerdir. Aslında kendisinden hiçbir şek ve şüphe duyulmayan inancın (dünyevi ya da uhrevi bir inanç ve ideoloji) bizatihi kendisi, kendi üzerine eleştirel düşünüm, sorgulama ve muhalefete engeldir.  Bunun son derece açık seçik ve belirgin nedenleri vardır. Her şeyden önce inanmak, bilmekten ayrı bir eylemdir. Bilme eyleminin konusu olan bilgi, bir başka bilgiyle yer değiştirebilir. Yanlış bir bilginin doğru bilgiyle yer değiştirmesi sonucunda, hiç kimse ötekileştirilmez, tekfir edilmez ve cehennemlik duruma gelmez. Bilmek, ya duyu organlarıyla algılanan ya da güçlü bir şekilde hissedilen soyut gerçekliklere (mesela sevgi) ilişkin bir eylemdir. Ancak inanç, kanıta dayandığında inanç olmaktan çıkar. Dolayısıyla bir şeye inandığını söyleyen biri, o şeyin, inandığı gibi olup olmadığını bilmez, sadece öyle olduğuna inanır. Dolayısıyla bu durumda inanan kişi, inandığını eleştiri ve sorguya açmaz. Kurumsallaşan inanç sistemleri, kendilerini daima “öteki” üzerinden var eder. Böylece kesin inanç, “biz” ve öteki”, “iyi ve kötü”, mü’min ve kâfir”, “sahih” ve “heretik” düalizmi yaratır. Kendi tutum ve davranışlarını, düşünce biçimini sorgulamaya açmayan ve karşıtını sapkın olarak gören bir kesin ve keskin inançlılık durumunda muhalefetin oluşabilmesi mümkün değildir.

 

2. Kadercilik: Kadercilik, insanların bir şeyler yanlış gittiğinde ve haksızlıklara maruz kaldıklarında direnip muhalefet etmelerinin önündeki engellerin başında gelir. Çünkü yaşadığı zulmün kendisine ezelde yazılmış olduğuna inanan ve ne yaparsa yapsın içinde bulunduğu koşulların değişmeyeceğine inanan, ilahi takdirci kişi ve kitlenin eylemsiz olması son derece doğaldır. Kaderci pasiftir ve başına gelen her şeyi Tanrı’ya havale edicidir. Kadercinin Tanrı’sı her şeyin nedenidir. Kaderci fizik alemdeki nedensellik zincirine bile inanmaz. Kaderciye göre Tanrı keyfi olarak nedenleri iptal edebilir. Bu yüzden kaderci, “olanda hayır vardır” psikolojisi ile her türden olumsuzluk, kötülük ve zulmü içselleştirir. Kaderci insanın tercih edebilen yaratıcı ve eyleyici gücüne inanmadığı için başına ne gelirse gelsin tam bir teslimiyetle tahammül ederek kendini avutur. Muhalefetin ön koşullarından biri eyleme geçerek çirkinliklerin güzellikler karanlıkların aydınlıklara çıkacağına dair kendine ve insanına güvendir. Kaderci bir toplumda bu öz bilincin ve öz güvenin yeşerebilmesi mümkün değildir.

 

3. İcbarcılık: İcbar, cebir kökünden gelir. Tanrısal bir zorunluluk olarak kadere yakın bir anlam taşıyan cebriye, insanın seçme şansını yadsıyan ve iyinin de kötünün de Allah’tan geldiği ön kabulüne sahip bir mezheptir. Bu mezhep, Emevi halifesi Muaviye’nin saltanat anlayışını meşrulaştırdığı ideolojiden ilham almıştır. Bu ideolojiye göre, Allah ezelde kendisini sultan kılmıştır ve bütün politika ve eylemleriyle yaptığı her şey kendisinin ve halkın iradesinin dışında Allah’ın takdiridir. Dolayısıyla bu politika ve eylemlere karşı gelmek, muhalefet etmek, Allah’ın iradesine, takdirine yani Allah’a karşı gelmek ve muhalefet etmek olacaktır. Bu düşünce biçiminde yönetici zulüm bile etse, adaletten de sapsa muhalefet son derece sakıncalıdır. Çünkü Allah izin vermeseydi başta bulunan yönetici zulüm edemezdi. Hıristiyan teopolitiği ve hatta Protestan mezheplerde de görülen bu düşünce biçiminin en çarpıcı örneği Cengiz Han’ın “ben Tanrı’nın cezasıyım. Eğer bir günah işlememiş olsaydınız, Tanrı sizi cezalandırmam için beni yollamazdı” sözlerinde göze çarpar. Böylesi icbarcı ve takdir-i ilahici toplumlarda muhalefet, küfür sayılır.  

 

4. Beka Kaygısı ve Kaos Korkusu ile Beslenen Devletçi Anlayış: Devleti yönetenler ve iktidarı ele geçirenler her daim devletin bekasına vurgu yaparlar. Sözüm ona “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” söylem ve sloganına rağmen, yöneten ve yönetilenlerde her daim hakim güdü beka kaygısıdır. Tarihsel siyasal edebiyat hafızasında, “Allah devlete ve millete zeval vermesin, ya devlet başa ya kuzgun leşe, devletin bastığı yerde ot bitmez” toplumsal psikolojisinden beslenenler topluma daima kaos korkusu yayarlar. Bu yüzden kaos korkusu ve beka kaygısı devletçi bir toplumsal ve siyasal psikolojin vazgeçilmezleridir. Devlet ve toplum katında var olan böylesi bir hâkim paradigmaya ve itikat haline gelmiş böylesi bireysel ve toplumsal inancın getirdiği her türden kötülük, zulüm ve baskıya karşı çıkmak, toplumdaki mevcut nizamı bozmak anlamına gelir. Bu durumda çoğunluk tarafından üzerinde bir uzlaşma ile kurulmuş yönetim, sistem ve şartlar tehlikeye gireceği düşünülür. Böylece toplumda bir kaos ortaya çıkar. Kaosun ortaya çıkması demek, iyilerin, dindarların, vatan millet bilen insanların iktidarlarının yerini hainlerin, zalimlerin, işbirlikçilerin iktidarına bırakması anlamına gelir (!) Yani toplumun ve devletin bekasının tehdit altına girdiği psikozu, adaletsizlere yönelik her türden muhalefetin şer ve şeytanla özdeşleştirilip toplum ve sınır dışı edilmesiyle sonuçlanacaktır.

 

5. Nizam Fikri Aşılayan Birlikçilik: Toplumsal nizamın en önemli değer olarak kabul görüldüğü bir siyasi kültürde toplumsal birlik ve bütünlük hayati bir önem taşır. Bu anlayışta, toplum bir organizma olarak tasvir edilmiştir. Organizmayı oluşturan bütün hücre, doku ve organların işlevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri organizmanın yaşamsal fonksiyonlarının devamlılığını sağlar. Toplumda da bireyler, işte birtakım işlevler yerine getirmek durumunda olan hücre, doku ve organlara benzer. Yegâne amaç, doğal bir organizma olan toplumu hayatta tutmaktır. Bütün herkes “birlik” halinde bu amaca hizmet eder. Bu anlayışta “düşünmek” adı verilen işlev de bir organa ait olduğu için, ellerin, gözlerin, ayakların veya dilin düşünmesi gereksizdir. Böylece toplumsal kesimlerin çoğunluğunu oluşturan kitleler, kendi işi olmayan düşünmek, eleştirmek, sorgulamak vb. eylemlerden uzak tutulur. Böylesi bir anlayış, organizmanın birliği ve bütünlüğüne halel getirme ihtimali olan kişi, düşünce ve eylemleri organizmayı yaşatmak uğruna gözünü kırpmadan yok eder. Eski köye yeni adet taşıyanlar, ayrıksı otları ve kuyuya taş atan deliler oyun dışı bırakılır.

 

Nizam fikri, toplumda her bir toplumsal kesimin ve herkesin toplumun birlik ve bütünlük içinde tutulmasını temin etmek adına yerli yerinde tutulması ve devamlı güdülmesiyle (çoban-sürü metaforu) ilgili düzenlemedir. Türk-Arap ve Fars imparatorlukları devlet geleneğinde varolagelen Nizam-ı Alem tasavvurunun, Nizamiye medreselerinin, Nizamülmük mantığının, Nizam-ı Cedit’in ve Tanzimat’ın her birinin nizam ve düzen kavramı ve uygulaması ile ilgili olduğu göz önüne getirildiği taktirde, birlik ve bütünlüğü aşılayan nizam fikrinin adaleti askıya almada anahtar olduğu görülecektir. Başka bir deyişle, bu topraklarda nizam ve düzenin tehlikeye girdiği kararıyla bir istisna hali yaratılarak her daim adalet askıya alınabilmiştir. Böylesi bir güvenlik döneminde yapılan keyfilik ve hukuksuzluğa direnen ve muhalefet edenler, daima nizam bozguncuları olarak ilan edilip “ya kabul et ya terket”e zorlanırlar.  

 

6. İç ve Dış Düşman Travması: En tipik şekli milli ve dini kültürünü aşırı yüceleştirmek ve tarihsel ve kültürel narsizm biçiminde görülen etnosentrik düşünce biçiminin yerleştiği toplumların bireyleri, kendileri gibi inanmayan, yemeyen, giyinmeyen, davranmayan toplumları basitçe cahil, zalim ve kafir olarak görür. Bu toplum ve devletlerin tarihsel nedenlerle kendilerine düşmanlık ettiği ve ülkelerini ele geçirmek istediği algısına sahip olurlar. Öyle ki ülkelerindeki işsizliğin artması, alım gücünün düşmesi, paranın değer kaybetmesi gibi meseleler, dış mihrakların entrika ve saldırılarının sonucu olarak görülür. Ama dış mihrakların, içteki işbirlikçiler olmasa amaçlarına ulaşamayacağı algısı yaratılır. Bu içteki işbirlikçiler ise, mevcut hükümetin politika ve uygulamalarını yanlış ve zararlı bulan muhalefettir. Bunlar “iç düşman” (iç öteki) ve “beşinci kol” (sapkın, zındık ve heretik) olarak kodlanır. Devletin bekası ve toplumun nizamı için, bu kesimlerin medyalarının yasaklanması, gazeteci ve akademisyenlerinin tutuklanması, sanatçılarının itibarsızlaştırılması, siyasetçilerinin etkisizleştirilmesi, kısacası seslerinin kısılması normalleştirilir.

 

7. İktidarın İtikatlaştırılması: Siyaset gibi dünyevi bir meselenin, din gibi ruhani bir meseleye dönüştürülmesini temsil etmek için kullandığım tabirdir bu. Bu konunun ayrıntılarına, Birikim dergisinde yazdığım, “İslamcı Siyasette İktidar ve İtikat” başlıklı makaleme bakılabilir. Siyaset dünyevi bir mesele olarak kalsaydı, eleştirilip sorgulandığı takdirde bir sakınca ortaya çıkmazdı. Ancak dini ve itikadi meseleler sorgulandığında ortaya şer ve şeytan, küfür, inkâr ve şirk çıkar. Hiç kimse böyle bir sonuç arzu etmeyeceği için, insanlık tarihinden beri itaat devşirmek isteyen muktedirlerin en kullanışlı, kadim ve asla yüzlerini kara çıkarmayacak silahları iktidarı itikatlaştırmaktır. Bu yüzden tarihte nerede bir “kılıç” (dünyevi iktidar) varsa yanı başında daima büyücü, kâhin ve medyum (medya) sınıfı ve özellikle “asa” (ruhban ve din adamı) olagelmiştir. Din ve din adamı sınıfı, siyasal itaati ve iktidara bağlılığı temin için vardır zaten. Eleştiri ve sorgulama kültürü yerleşen toplumlarda muhalefet kültürü de ortaya çıkar. Muhalefet kültürünün sorgulandığı toplumlara bakıldığında sosyal ve siyasi dünyevileşme sürecini erken tamamlamış oldukları görülür. İktidarın dünyevi bir mesele değil, iman ve itikat meselesi olduğu toplumlarda, kötülüklere ve haksızlıklara muhalefet edenler, hizbuşşeytan (şeytanın taraftarları) olarak kodlanacak ve böylesi bir itikadi bir toplumsal ve siyasal muhayyileden de muhalefetin meşrulaştırımı imkan dahiline girmeyecektir.

 

8. Dinci ve Mezhepçi Tekelcilik: İnanılacak din ve o dinin yorumuyla ilgili inanç ve uygulamaların tek elde toplanması demek, hakikat olduğu iddiası taşınan şeyin tek elde toplanması demektir. Yani imanla ilgili meselelerin tek ele alınması, hakikat tekelciliği yapmaktır. Herkesin kendi hakikatini kurmasının ve bu hakikate göre yaşamasının insanlığın terakkisi için elzem olduğu ve insanın sadece insan olmaktan gelen haklarından birinin vicdan ve kanaat hürriyeti ve bu vicdan ve kanaatlere göre yaşama hürriyeti olduğu gerçeği uzun bir tarihsel süreç içinde yerleşmişken, maalesef halâ tek gerçek hakikat konusunda ısrarcı zihniyetteki toplumlar da yeryüzünde varlığını devam ettirmektedir. Tek gerçek hakikatin kendi din ve dini yorumlama biçimleri olduğuna inananlar, bu hakikate en ufak bir aykırılık gösterecek her türlü görüş ve düşünceyi sapkınlık olarak gördükleri için muhalif düşüncelere yaşam hakkı tanımaz.

 

9. Kabilecilik/Kavmiyetçilik: Milliyetçi düşüncenin atası sayılabilecek kavmiyetçi düşünce biçimi, kendi etnik kökenini yücelten ve geleneklerini kutsayan etnosentrik bir eğilim taşır. Etnik köken egemen unsur olduğu durumda, diğer etnik unsurların dillerini, yaşam biçimlerini, geleneklerini, haklarını küçümser. Sadece küçümsemekle kalmaz, toplumun nizam ve düzenine halel getirebilecek zararlılar olarak görür. Dahası, kavmiyetçi/kabileci anlayışa göre diğer etnik gruplar, dış güçlerin iş birlikçileri olan iç düşmanlardır. Çünkü bu anlayışta dış güçler, ülkeyi bölüp parçalamak ister ve bunun için ülkenin içindeki diğer etnik grupları azdırır ve devlete karşı dolduruşa getirir. Böylesi bir siyasi kültür içinde, egemen olan ve iktidarı eline alan kavim/kabile hangisi olursa olsun, diğerlerine karşı muhtemelen ezici ve baskılayıcı olacaktır. Çünkü ayrımcılık, bulaşıcı bir hastalık gibi toplumun iliklerine kadar işler. Herkesi kendi kimliğiyle, kendi inancıyla, kendi diliyle, kendi geleneğiyle tanıyan ve kabullenen anlayış hiçbir zaman yerleşemediği gibi, kavmiyetçi/kabileci yapıda tek yerleşen düşünce “ya benim gibi ol, ya bu memleketten def ol” şeklindedir.

 

10. Cennetçilik/Cehennemcilik: Despotik rejimler, kitlelerin düşünce ve davranışlarını insanları “korku” ve “umut” duyguları arasında (beynel havf ve reca) sıkıştırarak kontrol altında tutar. Bu kontrol biçimi, dinlerdeki “iyi eyleyen cennete, kötü eyleyen cehenneme gider” ödül ve ceza sisteminin dünyevi biçimine tekabül eder. Dini veya dünyevi fark etmeksizin, bütün kesin, keskin ve dogmatik sistemler kendi içinde bir düalizm yaratır. Bu düalizm uyarınca iyi olan, mazlum olan, adil olan, temiz olan cennetlik, tam tersi cehennemliktir. İyi olanları ferah bir son beklerken, kötü olanları felaket bekler. İki durumda da beklenti vardır ama aradaki fark birinin sevinç, diğerinin keder duygusu yaratmasıdır. Ancak bu iyi ve kötü kavramlarının içi, genellikle egemen düşünce/inanç ve hakim ideolojiler tarafından doldurulur. Doğrunun ve yanlışın sınırlarını muktedirler çizer. İktidarlarını korumak için hakikat tekelciliği yapan muktedirler için kendi hakikatlerini benimsemeyen kesim cehennem ehlidir, şer odağıdır.

 

Olumsuz bir sonucu ortaya kaldırmak için, o olumsuzluğu ortaya çıkaran nedenlerin bilgisine sahip olunmalıdır. Benim adem-i muhalefete ilişkin gördüğüm illetler ve nedenleri bunlardır. Bu nedenler ortadan kaldırılırsa muhalefet sendromunun çözülmüş olacağını düşünmekteyim. Ama bu nedenleri ortadan kaldırmak mümkün mü? İşte bundan emin değilim.

Kategori: Âdem Çaylak