Web Tasarım Ankara

 BİR MUHALEFET METODU OLARAK “YOK SAYMA”

 

Âdem Çaylak

ademcaylak@gmail.com

30 Mayıs 2021

 

Bireysel, toplumsal ve siyasal bazda her türden sindirme, tehdit, baskı ve zulümlere karşı söylem ya da eyleme dayanan her duruş, zalim-mazlum dikotomisini ortadan kaldırmadığı gibi dünün mazlumları ve muhalifleri, bugünün dünküleri aratan zalimleri olmaktadır. Hatta böylesi bir kısır döngüde en şiddetli zalimler, dünün ezilmişleri arasından çıkmaktadır. Karşıtlıktan beslenerek kendi ötekini yaratan özneleştirme süreci, ne yazık ki baskı, sömürü ve hukuksuzluğu olağan, meşru ve sürekli kılan bir iktidar ilişkileri sistematiği yaratmaktadır. Başka bir deyişle, devrimci/kıyamcı pozisyon alarak aktif ya da pasif bir direnişi örgütlemek, zulmü ortadan kaldırmadığı gibi aksine oyunun kurallarına dahil ve teslim olarak siyasette otoriter ilişkiler sistematiğinin devamına katkıda bulunmaktadır. Tarihin mezarlığı, bu türden iktidar ilişkileri sistematiğini devam ettiren zalim ve mazlumlarla doludur. Başka bir deyişle, tarihsel süreç içinde zalimler ile mazlumlar yer değiştirse de ezme ve ezilme dikotomisi bir türlü ortadan kaldırılamamaktadır. Bu kısır döngüyü yapı söküme uğratmak mümkün mü? Baskıcı ve otoriter iktidarların kendi ötekini yaratarak zulümlerini meşrulaştırma ameliyesinden azade olmanın yolları var mıdır? Yüzyıllardır muhalif hareketlerin aynı şeyleri deneyerek farklı sonuçlar alma hülyasıyla yaşanan hayal kırıklıklarının üstesinden gelmek mümkün mü? Bu türden soruları sorunsallaştırıp aşmaya yönelik ve yerleşik muhalefet anlayışından paradigmatik bir kopuş gerçekleştirecek yeni tutum alış ve tavır geliştirmenin zamanı gelmedi mi? Bunlara ilişkin çözümlememiz aşağıdadır.    

 

Bir uyarıcıya cevap verdiğimizde, verdiğimiz cevap menfi de olsa zımnen o uyarıcının varlığını kabul etmişiz demektir. Zira olmayan bir söze, fiile karşı bir tepkinin; sorulmamış soruya ve yapılmamış bir harekete karşı bir cevabın varlığı mantıken imkânsız ve eşyanın tabiatına aykırıdır.

 

Muhakkak hepimiz çevremizde herkesin zaaflarını bulup onun üstüne giden, insanları zıvanadan çıkarmayı eğlence hâline getirmiş ve etrafındaki insanların sinir uçlarına dokunarak tatmin olan kimselere denk gelmişizdir. Bu tür insanlara lisan-ı münasiple, zarif ve nazik bir dille meramımızı anlattığımızda bizi güçsüz ve dişlerine göre bir av olarak görüp sinir uçlarımızla aynı ayarda ve kondisyonda oynamaya devam edeceklerdir. Onlara karşı biz de güçlü durup direndiğimizde, biz de onları sinir etmeye çalıştığımızda ve öfkemizi onlara belli ettiğimizde bu kimselerin kişisel tatminleri artacak ve daha mütecaviz bir biçimde ve daha üst düzeyde gerginlik yaratma eğlencelerini ifa edeceklerdir. Zaten bu kimseler saldırıdan ve gerginlikten zevk aldıkları için veya saldırı ve gerginlik/kutuplaşma ortamından sağladıkları herhangi bir başka menfaatleri olduğu için bizim kabalığımız ve onların silahlarıyla mücadele etme çabamız onlar için bulunmaz bir fırsat yaratacaktır. Böylece gerginlik, polemik hiç bitmeyecek ve mütecavizlerin tam da hayal ettikleri gibi kaos ortamı hiç bitmeyecektir.

 

Bu noktada “müspet cevap versek de olmuyor, menfi tepki versek de olmuyor. Peki, biz bu mütecaviz üsluplu ve eylemlilere karşı ne yapmalıyız?” sorusu muhakkak akla gelir. Bu sorunun cevabı, bizim amacımızın ne olduğu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Biz de bu gerginlik ve kaos ortamından haz duyuyorsak ve öfke dolu üsluplu atışmalardan, karşılıklı tehditleşmelerden tatmin oluyorsak elbette ki rezalete rezaletle karşılık verme gibi bir hakkımız da vardır. Ancak, amacımız süreğen bir kaos değil de huzur ve dinginlik ise yapılması gereken şey çok açıktır: Yok saymak... Yok sayma taktiği bir sır değildir, yer kürede yaşayıp da bilmeyen yoktur. Fakat söylemesi bu kadar kolay olan; bilmesi, öğrenmesi, algılaması ve kavraması bu kadar basit olan “yok sayma” eylemini tatbik etmek öylesine zordur ki, insanoğlunun sadece çok az bir kısmı bunu yapabilme kabiliyetine sahip olacak kadar güçlü ve şanslıdır.

 

Bir şeyin “gerçek” olduğundan bahsettiğimizde o şeyin nesneler dünyasında bir varlığının olduğundan bahsetmiş oluruz. Oysa bir şeye “hakikat” dediğimizde, o şeyin kendi zihin dünyamızdaki yansıması söz konusu olur. Diğer bir deyişle hakikat, her birimizin birbirinden farklı olan öznel gerçekliklerini ifade eder. Örneğin, “deniz suyu tuzludur” önermesi, bilimsel açıdan kanıtlıdır, tecrübelerimizle sabittir ve nesneler dünyasında bir gerçeklik arz eder. Ama mesela, hayatında hiçbir tat almamış ve belli bir yaşa kadar tat alma duyusu olmayan bir kimsenin olduğunu varsayalım. Bu kişinin tattığı ilk şey, diline değen ilk nesne deniz suyu olsaydı şayet, bu kişinin hakikati deniz suyunun tuzlu olduğu gerçekliği olmayacaktı.  Böyle bir nesnel gerçeklik, onun algı ve duyum dünyası için hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

 

Elbette ki bizim, mütecavizi yok saymamız, onu yokmuş, hatta hiç var olmamış gibi düşünüp gündelik hayatımıza devam etmemiz ve işimize gücümüze bakmamız mütecavizin nesneler dünyasında var olmadığı anlamına gelmeyecektir. Ancak böyle yapmamız, mütecavizi bizim hakikat dünyamızdan yok edecektir. Mütecaviz bu kez farklı avlar peşine düşecektir. Tehditler savuracak, sinir uçlarıyla oynayacak, açıklarını arayacak ve en sonunda aklın ve insanlığın dışına çıkarıp canavarlaştırıp kaos yaratacak avlar… Yeni avların eylemi de eylemsizlik olduğunda, yani mütecavizi onlar da görmezden geldiğinde, mütecaviz yavaş yavaş yokuşa yuvarlandığını, yok oluşa sürüklendiğini anlayacaktır. Çünkü vampirin yaşaması için gerekli maddenin kan olması gibi; mütecavizin varlığını devam ettirmesi de kaosa, çatışmaya, tehditleşmeye, hakaretleşmeye, küfre ve aşağılamaya bağlıdır. Mütecavizin gözüne kestirdiği av ve avlar, sanki ortada hiçbir mütecaviz yokmuşçasına davrandıklarında mütecaviz aç kalacaktır. Kısacası, mütecaviz, varlığını, tehdit ve tacizlerine verilen yumuşak veya sert cevaplara borçludur.

 

Spinoza’ya göre başta insan dâhil olmak üzere her canlı “conatus” sahibidir. Conatus, yaşama gayreti, var olma çabası anlamına gelir. Spinoza, bu sözcüğü canlının biyolojik yaşama çabasını, biyolojik ve fiziksel varlığını devam ettirme arzusunu ifade etmek üzere kullanmıştır. Aslında insanların hatta hayvanların bile manevi/soyut bir conatus sahibi olduğunu söylemek hiç de abartı değildir. Maddi açıdan son derece varlıklı, yaşama ortamları son derece güvenli, biyolojik olarak son derece sağlıklı insanlar bile, toplum içinde küçük bir çapta da olsa muteber olamadıklarında, başardıkları bir alana sahip olamadıklarında, takdir ve sevgi kazanamadıklarında mutlu olamazlar. Çünkü maddi var oluş, manevi var oluş ve kendini gerçekleştirme ile desteklenmezse yaşanan hayat eksik kalır. Ama bunlar akıl sağlığı yerinde olan insanlar için geçerlidir. Akıl sağlığı yerinde olmayan mütecavizler de “conatus” sahibidir. Tabii onların manevi var oluş koşulları arasında iyi, adil, ilkeli, hakkaniyetli, erdemli, dürüst, ahlaklı bir insan olarak anılmak olmadığı için, sahip oldukları conatus, iyi olmak, iyi söylemek, iyi eylemek yolunda bir eğilim göstermez. Son kertede her şey zıttıyla var olduğu için, ahlaksızlığın, yalancılığın, hırsızlığın, utanmazlığın olmadığı yerde bunların tezatı olan hasletlerden söz etmek mümkün olmadığı için, manevi conatus da iki tezat boyuta sahip olacaktır. Mütecavizler, var olma çabası anlamına gelen conatus’u tehdit ederek ve taciz ederek gösterecektir. Bu çabaya müspet ya da menfi bir tepki ve cevap alamadıklarında ise, manevi var oluşları sona ereceği için tehdit ve tacize devam etmeleri mümkün olamayacaktır. Zira varlığı olmayan bir şeyin saldırmasından, tehdit etmesinden, taciz etmesinden bahsetmek temel mantık ilkelerine ve eşyanın tabiatına aykırıdır.

 

Mütecavizlerin varlığı nazik ya da kaba, uysal veya çatışmacı tepkilere bağlı olduğuna göre, tepkisiz tepkisellik ve eylemsiz eylemsellik ile karşı karşıya kaldıkları takdirde yok olacaklarına göre ve yoklukla malul olan bir şeyin eyleminden bahsedilemeyeceğine göre, böyle bir durumla karşılaşan kişi ve toplumlara mütecavizleri yok saymaları gerektiği önerisini yapmak saçmalamak olmayacaktır. Özel kişiler arasında ortaya çıkan gerginlik, tehdit ve taciz durumlarında mütecavizin karşısındaki av, dinsizin hakkından gelen imansız olabilir. Ancak devlet biçiminde örgütlenmiş toplumlarda taraflar, post-modern düşünürlerin gezen ve kaygan zemindeki iktidar türündeki söylemlerine rağmen, hâlâ iktidar sahipleri ve yönetilen geniş kitle olarak ikiye ayrılmaktadır. Bu durumda şayet “mütecaviz” taraf iktidar sahipleri ise, av olan yönetilen geniş kitlenin mütecavizin silahıyla mütecavize saldırı eyleminden başarıyla çıkmaları çok düşük bir ihtimaldir. Bunun temel sebebi ise, av olan yönetilen kitlenin muktedir mütecavizin sahip olduğu silahlara sahip olmamalarıdır. Kolluk kuvvetleri, yargı, ceza infaz kurumları gibi baskı aygıtlarıyla birlikte medyanın büyük bir kısmı, sosyal medyanın denetimi, eğitim kurumları vb. ideolojik aygıtlar da muktedir mütecavizlerin elinde olacağı için, av olan yönetilen geniş kitlelerin elinde kendine güven ve iman gücünden başka bir silah neredeyse yoktur. Böyle bir durumda mütecaviz muktedirin conatus’unu boşa çıkaracak tek şey, av olan yönetilen kitlenin kendini av olmaktan kurtarması, diğer bir deyişle mütecaviz muktedirin tehdit ve tacizlerine, küçümseme ve alay etmelerine, yasaklarına karşı topyekûn, yek vücut ve tek bir parça olarak aldırış etmemesidir.

 

Böylesi bir rezaletle karşılaşıldığı bir durum var sayalım. Yönetilenlerin haber kaynakları sıradan bir habermişçesine bir kereliğine rezaleti gösterip geçerse; yönetilenlerin medya organları spor, müzik ve sanat yayınları yaparlarsa; yönetilen kitlede kıraathanede oturan beyler hiçbir şey olmamış gibi okey’lerini oynar ve bu durum üzerine sohbet etmezlerse; ekolojist, vegan ve feminist aktivistler gündemlerini değiştirip birden bire “siyasette üslup”, “vay başımıza bu da mı gelecekti” feryat figanlarına yönelmeyip spor, ekoloji, hayvan hakları, toplumsal cinsiyet gündemlerine tam gaz devam ederlerse mütecaviz bir noktadan sonra saldırmayı bırakacaktır. Ama bu tepkisiz tepkiselliğin tüm yönetilen av kitlesinin oydaşımıyla kabul edilmesi ve uygulanması elzemdir. Hatta oy çokluğu bile yetmez, oy birliği, tam anlamıyla oydaşım ve bir kişinin bile bunu ihlal etmemesi gerekmektedir. Bu durumda mütecaviz bir müddet tepki alamadığı hâlde saldırmaktan ve her atışı boşa çıktığı için atış yapmaktan yorulacaktır. Keza, mütecaviz önce bir grubun, sonra diğer bir grubun sonra ise tüm toplumun hakikat dünyasında, müşterek bir öznel gerçeklik nezdinde yok olacağı için, saldırı, tehdit ve tacizleri de mümkün olmayacaktır. Zira var olmayan bir şey, saldıramaz, tehdit edemez ve taciz edemez. Tam da bu yüzden, saldırı, tehdit ve tacizlerin muhatabı olmaktan, mütecavizin avı olmaktan kurtulmanın yolu onu yok etmekten, nesnel varlığının zihnimizdeki öznel yansımasını söndürmekten, o zaten hiçbir zaman olmamış gibi davranmaktan ve “hakikat” olma özelliğini elinden almaktan geçer. Yani görmemekten, yok saymaktan geçer. Eylemsiz eylemsellik, tepkisiz tepkisellik işte tam olarak budur. Bu türden eylem ve tepki dışında, şiddet içeren veya barışçıl her türlü eylem ve tepki, vampire “conatus” için muhtaç olduğu kanı temin etmekten başka bir fayda sağlamaz. Yok sayma politikası, görmezlikten gelme, dikkate almama ve tam bir kayıtsızlık eğrisi şeklindeki bir davranışla ete kemiğe bürünebilecektir.  

 

İktidar, farklı zamanlarda ve farklı zeminlerde, daima kendini yeniden üretmenin farklı ve kullanışlı aparatlarını ve yollarını bulur. Tabiatüstü güçleri elinde topladığı iddia edilen kimselere iktidar verilip itaat edilen dönemlerden, daha çok toprağa ve asalete sahip olup muktedir olanlara, oradan da en geniş kesimler tarafından duyulan sempatiye sahip olan iktidarların çağına geldik. Geldiğimiz noktada gördüğümüz şey, doğrusal tarih anlayışına sahip ilerlemeci sosyal bilimcilerin yanılgısı oldu. Max Weber’e göre liderliklerin geleneksel ve karizmatik otorite biçimlerindense, rasyonel bir biçimde otorite tesis eden ve toplumun oydaştığı kural ve kaidelere bağlı liderlik en iyisiydi, sözüm ona aliyyülâlâ idi. Bilim bilimdir mantığıyla insanla ilgili meseleleri kapsayan sosyal bilimlerin, tabiat bilimleri metotlarıyla icra edilebileceğini iddia eden Auguste Comte’a göre ise, teolojik ve metafizik evrelerden sonra, dünyevi işleri dini mantıkla yürütmeyen insanlık, mutlak zafer evresi olan pozitif evreye vasıl olmuştu ve artık her şey bilimin nedensellik zinciri içinde vuku bulacaktı. Karl Marx’a göre ise, nihai zafere, proletarya diktatörlüğüne giden yolda, burjuva liberal devletinin hüküm sürdüğü aşama olmazsa olmazdı. Çünkü bu yapı, kendi mezar kazıcılarını yaratacak ve insanlığın son aşamasında devlet diye bir şey ortadan kalkacaktı. Fukuyama, liberalizmdir dedi tarihin sonu.

 

Ama gördük ki tek başına bir ideolojik ve ekonomik sistem insanlığı düze çıkarmaya yetmezmiş. Şahit olduk ki, bazen insanların bilinçleri üzerindeki belirleyici salt somut yaşam koşulları değil, din, değerler vb. faktörler de hala etkisini devam ettiriyormuş. Anladık ki, insanın tabiatında sadece duyu organlarıyla algılanabilir şeylere yönelmek ve her olgu ve olaya mantıklı açıklama getirmekten ziyade tabiatüstü ve dini açıklamalara yönelme eğilimi asla son bulmayacakmış. Şahit olduğumuz ve anladığımız onca şeyden sonra, iktidarı millet tarafından seçim sandığında kazananın, soyundan miras alandan daha az zalim olmadığını da bildik. Schumpeter modern elit teorisyenleri, demokrasinin bir aldatmaca olduğu, seçim sandıkları kurulsa da halkın değil elit bir kesimin muktedir olduğu tespitlerinde haklıydılar. Ama yine de piyasa ekonomisi mantığı çerçevesinde bir rekabet ortamı yaratacağı için göstermelik de olsa yapılan seçimlerin muktedirleri halkın çıkarlarını gözetmeye teşvik edeceğini iddia ettiklerinde yanıldılar. Tıpkı piyasaya hiç müdahale edilmediği takdirde her şeyin yolunda gideceğini iddia eden iktisatçıların yanıldığı gibi…

 

Yöneten-yönetilen, devlet-halk gibi ilişkilerde eski kalın çizgilerin silindiğini iddia eden, büyük anlatıların ortadan kalkıp herkesin kendi gerçekliğini kurduğunu ve hepsinin aynı ölçüde dikkate değer olduğunu iddia eden Foucaultlar, Lyotardlar yanıldılar. Hâlâ yöneten ve yönetilen arasındaki kalın çizginin silikleşmediğini ve yönetilenlerin yönetenleri büyük anlatılarla özneleştirdiğini, büyük anlatıların dışında gerçeklik inşa etmeye çalışan nevâbit (Ayrıksı ot anlamına gelip İbn Bacce terminolojisinde erdemli olmayan bir toplumdaki erdemli, adil, vicdanlı, garip, kötülüklere bulaşmamış, sınırda yaşayan muhalif bireyler)  taifesinin nasıl ötekileştirildiğini gördük, yaşadık.

 

Aslında insanlık tarihinden beri köleleştirme değişmedi. Zalimin mazluma yaşattıkları aynıydı. Mazlum olanlar da iktidar geldiğinde kendi mazlumlarını yaratmaya devam ediyordu. Köleyle ücretli işçi arasında temelde bir fark olmadığı noktasında, hukukun sadece kitleleri zincire vuran sistemi yeniden üreten bir aparat olduğu iddiasında Marx ve Engels sonuna kadar haklılardı. Geçmişten bugüne sadece aparatlar değişti. İktidar farklı aparat ve vasıtalarla kendini yeniden üretti. En yeni kullanılan insan hakları, hürriyetler, sosyal refah, popüler kültür ürünleri vb. aparatlar da işlevsizleşince muktedirler yine insanlık tarihinin en başlarında kullandıkları o eski aparatlara yeniden sarılıverdi: Din, korkutma, tehdit…

 

Modern ulus devletlerin de selefleri gibi sıkça kullandıkları bu aparatlara karşı muhalif kesimlerden farklı tepkiler geldi. Devrimler, ihtilaller ve çok sayıda halk ayaklanmaları yaşandı. Kısa bir süreliğine bazı iyileştirmeler görülse de tümörleşmiş baskı, zulüm ve sömürü yok edilemedi. Pasif direnişler uygulandı. Barikatların önünde seksek oynandı, polis panzerlerinin önünde heykel gibi ayakta duruldu ve devlet dairlerinin önlerinde hiçbir şey yapmadan sadece oturuldu, fabrika önlerinde halaylar çekildi. Ses duyurmak adına güzeldi hepsi. Ama ne tahakkümü sona erdirdi, ne de ötekileştirmelerin sona ermesini ve farklılıklara saygı duyulmasını sağladı.

 

Diğer bir deyişle iktidarın farklı aparatlarına karşı kullanılan farklı muhalefet metotlarının hiçbiri iktidarın kendini yeniden üretmesini ve tahkim etmesini durduramadı. Bir şeyin gücü ve kuvveti, varlığının nitel ve nicel olarak çokluğuyla, onun conatusuyla doğru orantılıdır. Muhalefetin aktif ve pasif bütün direnişleri bir iktidarın mevcudiyetini daha da güçlendirmek anlamına gelir. Zira olmayan bir şeye karşı aktif de pasif de bir eylem, bir direniş olamaz. Bir eylem, bir direnişten bahsediyorsak, o eylem ve direnişin neye karşı yapılacağından bahsetmemiz gerekir. Yani yapılan eylem ve direniş aslında iktidarı “tanımak” anlamına gelir. Bir şeyleri yok edebilmek için, ona neden olan şeyin yok edilmesi yani o şeylerin kaynağının kurutulması gerekmektedir. Eğer amaç, baskı, zulüm, tahakküm, ötekileştirme, tehdit, sömürü, köleleştirme vb. kötülüklerin yok edilmesiyse ve tüm bu kötülüklerin kaynağının “iktidar” olduğu tespit edilmişse, iktidarın yok edilmesi gerekir. Devrimlerin, ayaklanmaların, sokaklara dökülmenin ve pasif direnişin iktidarı tanımak anlamına geldiği, tanınan bir şeyin ise yok olamayacağı ortadadır. Hatta yaratılan kaos ve güvensizlik ortamı, “en kötü iktidar bile iktidarsızlıktan iyidir” mantığı ile iktidarı tahkim edecektir.

 

Bu gerçeği bilen iktidar, muhalif direnişi daha çok kışkırtır. Çünkü iktidar, her şeyin zıddı ile var olduğunun, kendi gücünün muhalefetin varlığıyla doğru orantılı olduğunun, muhalefet direndikçe hem daha çok tanındığı için kendi varlığının da güçleneceğinin hem de güvenlik ve istikrar kaygısıyla kendine duyulan ihtiyacın artacağının farkındadır. Bunun için muhalefeti sokağa dökmeye ve inanç, menfaat veya herhangi bir başka sebepten dolayı kendini destekleyenlere karşı bilemeye çalışır. Kendi yandaşlarını da şeytanlaştırdığı ve hain ilan ettiği muhalefete karşı doldurmaya…

 

Bu noktadan sonra her türlü şiddet içeren veya barışçıl, akıl dışı veya akılcı, rastgele veya stratejik her türden muhalefet, iktidar canavarının tüm toplumu sarıp sarmalayacak ve boğazını sıkarak sesini kısacak kollarının sayısını artırır. Medyada kanallarında yapılan her bir demokratik eleştiri, sosyal medyada paylaşılan her bir sitemkar ve isyankar cümle ve ironik video, dostlar arasında edilen her bir iktidar karşıtı sohbet iktidar canavarının pençe ve dişlerini daha da keskinleştirecektir.

 

Bir şeyleri yok etmek için geldikleri kaynağın kurutulması, kaynağından yok edilmesi gerektiğini söylemiştim. Adaletsizlik, ötekileştirme, despotluk, yolsuzluk, taciz ve saldırı gibi kötülüklerin kaynağı iktidarsa eğer, ona karşı direnişin de onu tanımak anlamına geldiğini ve muhalefetin pasif veya aktif her türlü direnişinin muhalefetin kendini eritmesi anlamına geldiğini gösterdim. Buradan çıkan sonuç, tehdit ve saldırının kaynağı olarak mütecaviz bir iktidarı kurutmanın yolunun onu görmezlikten gelmeye dayalı yadsımak olduğudur. Pasif direnişte “pasifçe direniyorsun ama neye karşı?” sorusunun cevabı “iktidara karşı” ise, ben pasif direnişin bile ötesinde bir sivil itaatsizlik metodu öneriyorum. “Yok saymak!”.

 

Bir kayıtsızlık eğrisi üzerinde muhalefetin barışçıl veya şiddet içeren her türlü eylemine karşı aynı ölçüde mütecaviz bir iktidarın eğrisini sıfır noktasına düşürmenin, topyekün olarak bir iktidarın varlığını yadsıma eylem(sizlik)inden başka bir yolunun olmadığını söylüyorum.

 

La Botetie, iktidarın yönetilenlerden fazla olarak sahip olduğu şeyin, yönetilenler tarafından iktidara verilen üstünlük olduğunu, yönetilenler vermeseydi iktidarın toplumu gözetlemek için o kadar göze sahip olamayacağını, halkı dövmek ve kentlerini çiğnemek için o kadar ele ve ayağa sahip olamayacağını söyler. Bu göz, el ve ayaklardan kurtulmak için savaşa ve çatışmaya gerek olmadığını, özel bir şey yapmanın bile gereksiz olduğunu söyler. “…Eğer onlara hiçbir şey verilmezse, savaşmaya ve vuruşmaya gerek olmadan tiranlar tıpkı su ve besi bulamayıp kuru ve ölü bir dal durumuna dönüşen bir kök gibidirler. Ondan bir şeyi eksiltmek gerekmez, ona hiçbir şey vermemek yeterli olur…” der La Boetie. Ona karşı direnerek onu tanımak dahi iktidara bir şey vermektir. Ben de iktidarın, varlığını yalnızca La Boetie’nin dediği gibi “gönüllü kulluk” ve itaate bağlı olmadığını, yapılan her türlü karşı pasif ve aktif karşı çıkışın onu daha da semirteceğini söylüyorum. Yapılan tek eylemin “topyekun bir yadsıma ve yok sayma kararı almak” olduğu bir durumda her geçen gün daha çok kişinin hakikat dünyasında bir karşılık bulacak iktidarın gerçekliği bu yolla son bulacaktır. Gözlerimizden sureti silinebilecek bir silüet, kulaklarımızdan akisleri sönümlenebilecek bir sestir iktidar. Tek ki görüp, duymayalım.

 

İbn Bacce’ci bir perspektiften hareketle söyleyebiliriz ki, bozulmuş iktidar ve kokuşmuş bir toplumda nevâbit taifesinden olan erdemli birey(ler)in muhalefeti, direniş muhalefeti değil oyunun kurallarına kendini dahil etmeyen bir tür dirimsel tecrittir. Baskıcı iktidarların bataklığa çekme politikasının tuzağına gelerek muhalefet edenler bataklığa saplanıp kalacaklardır. Nevâbit taifesi Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına benzer şekilde, sıra dışı oldukları için beğeni, kariyer, güç ve para peşinde koşmamaları, değerleri ve ilkeleri menfeatlere satmamaları, kitlenin genel halet-i ruhiye ve davranış koduna sahip olmamaları ve iktidar ilişkilerine bir şey vermemeleriyle sözü edilen dirimsel tecridi gerçekleştirebileceklerdir. Nevâbitin tecridi önce düşünsel sonra ahlaki bakımdan gerçekleşmelidir. Zihinsel ve ahlaki tecritlerini gerçekleştiremeyenlerin iktidarın zulümlerine yönelik her türden direnişe dayalı muhalefeti, iktidarı tanımayla gerçekleşen zulüm metafiziğinin döngüselliğine hizmet edecektir. Adaletsizlik ve keyfiliğe dayalı iktidar ilişkilerini yapı söküme uğratması beklenen muhalefet, tanımamak ve yok saymak üzerine kurulu tecridi ile iktidarın kendi ötekisini yaratmasını engelleyeceği gibi onu boşluğa düşürerek conatusu baskı, sömürü, korkutma ve tehdit olan olan iktidarın yaşamda kalma çabasına da bir son vermiş olacaktır. Böylece aşırı güç kullanımına sahip her iktidar, tanınmamak ve yok sayılmaktan kaynaklı “öteki”sini yaratamadığında kendi suyunda boğulacaktır.

 

 

 

 

Kategori: Âdem Çaylak