Web Tasarım Ankara

 GÖNÜLLÜ TAPINMA VE ADEM-İ MUHALEFETİN ÜÇ ETHOSU: UMUT, KORKU VE KÖTÜLÜK

Âdem Çaylak

ademcaylak@gmail.com

25 Nisan 2021

 

İnsanların çoğunluğu tirani ve despotik yönetimlere neden gönüllü itaat ederler? Neden zulüm, baskı ve sömürü düzenine tapınma ihtiyacı duyarlar? Başka bir deyişle, sömürülen, ezilen, haksızlığa uğrayan ve ötekileştirilen insanlarda adem-i muhalefetin (muhalefetsizliğin) nedeni nedir? Etienne La Boetie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev adlı eserinde insanların, bir tiranın hükmü altında yaşamayı neden ve nasıl gönüllü bir biçimde kanıksadıklarını anlatır. Binlerce milyonlarca insan yönetici azınlığı tükürükleriyle bile boğabilecek güçtedir. Binlerce, milyonlarca insan, bir grup tiranın kararlarına boyun eğmediğinde, dahası tirana hiçbir şey vermediklerinde zaten tiranlığın yerinde yeller esecektir. Ama binlerce insan gönüllü bir biçimde kulluk eder, zira her bir insan belli sayılarda kulları olan irili ufaklı tiranlar olmak ister.

 

İnsanın ethosu, üstlerine karşı kulluk altlarına karşı Tanrı rolü oynamaya meyyaldir. La Boetie’ye göre, tiranı koruyanlar askerler, silahlar değildir. Tiranı koruyan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan beş altı kişi tiranın “zevklerinin pezeveng”i ve “yağmaladıklarının ortağı” olmuşlardır. Bu beş altı kişi de altı yüz kişiye tiranlık yapar ve bu altı yüz kişi de altı bin kişiye… Toplumda tiranlık böyle yayılır. Herkes kendi çapında tiran olabilmek ve birkaç insanı kul edinmek için, kendi üstündeki tirana gönüllü kulluk eden yığına güle oynaya dahil olur.

 

La Boetie’nin 16. yüzyılda yapmış olduğu bu tespitler, günümüzde neden bazı toplumlarda iktidarların karşısına etkin bir muhalefetin çıkamadığını açıklar mı? İlk bakışta cevap “açıklamaz, çünkü o zamanlar tiranlıklar vardı, şimdi ise kurumsal yönetimler, parlamentolar var” gibi gelebilir. Ama daha derin düşünüldüğünde günümüzdeki yönetimlerin La Boetie’nin bahsettiği “tiranlar toplumu”ndan başka bir şey olmadığı görülecektir.

 

Muhalefet kültürünün yeşerebildiği toplumlarda kaos çıkaracak kadar önemli olaylar, tekçi ve merkeziyetçi iktidar yapısına sahip toplumlarda hiç ses getirmez. Böyle toplumlarda eleştiren insanların aklına şu soru(lar) takılır: Düşünceler bu kadar baskı altındayken, yaşam tarzlarına bu kadar müdahale edilirken, muhalif gazeteciler ve akademisyenler tutuklanırken, toplumda iktidarın isteğiyle muhalefet partilerinin bile kapatılabileceği tartışılırken hala toplumun ciddi bir kesimi aynı iktidarı nasıl destekler? İşin daha korkunç ve akıl almaz boyutu da yeterince erzak alışverişini yapamayan, çocuğunun gıda ve ısınma gibi ihtiyaçlarını karşılayamadığı için intihar eden ana babaların olduğu toplumlarda bile lüks ve şatafat içinde yaşayan iktidar ve muktedirlerin muteber olmasıdır. Lüks ve şatafat içinde yaşayan ve otoriterleşmiş iktidarın tahakkümünü, zulüm ve sömürü düzenini, gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını bile tam olarak karşılayamayan kitlelerin gönüllü olarak kabul etmesindeki ve neredeyse tapınacak derecede desteklemesindeki motivasyon, “belki ben de iktidarın yağmaladıklarının ortağı olabilirim” umudu olamaz mı?

 

Spinoza’ya göre iktidarı muktedir yapan ve toplumu gönüllü muti yapan şey, kitlelere yaydığı iki duygudur: Biri “umut”, diğeri ise “korku”. Düşünür, aslında bu iki duygunun aynı madalyonun zıt yüzleri olduğunu söyler. Zira ikisi de geleceğe dair beklentilerden neşet eder. Ancak umut, geleceğe ilişkin beklentinin iyi olduğu durumlarda hissedilir, korku ise kötü olduğu durumlarda. Muktedir, iktidarını devam ettirebilmesi için kitlelere bu iki duygudan da yeterli dozlarda zerk etmelidir. Kendini destekleyen kitlelere umut duygusunu aşılamalıdır. Çünkü destekçilerinin mevcut kötü durumlarının iyi hale geleceğine ilişkin bir beklentilerinin olması, iktidarı desteklemeye devam etmeleri için en güzel nedendir. Karşıtların ise verilen umutlara asla inanmadıkları ve her geçen gün durumun daha da kötüye gideceğinin farkında oldukları aşikardır. Onun için, karşıtlara umut aşılamak yersiz olacaktır. Yapılması gereken şey, karşıtlığın sistematik bir muhalefet hareketi haline gelmesini engelleyecek dozda “korku” duygusu zerk etmektir.

 

Spinoza’nın “avam korkmazsa korkutucu olur” cümlesinde kastettiği korku sadece gözaltına alınmak, tutuklanmak, yargılanmak, kolluk kuvvetleri tarafından darba uğramak gibi devletin baskı aygıtlarından gelecek fiziksel veya psikolojik şiddet olarak algılanmamalıdır. Eğitimli olup niteliklerine göre bir iş sahibi olamamak, hak edilse de mevcut durumdan daha iyi bir noktaya gelememek, mevcut işini ve olanaklarını kaybetmek gibi korkular da muhalefetin kitleselleşmesini engellemek noktasında işlevseldir. Çünkü geleceğe ilişkin daha kötü bir durum beklentisinin yarattığı korku, mevcut iktidarın altını oyacak hareketlerden alıkoyar. Bu yüzden bu iki duygu da iktidarın bekası için kilit önemdedir.

 

İman edeninden “korku” (havf) ve “ümit” (recâ) arasında (Beyne’l-Havf ve’r-Recâ) olması gerektiğini vâz eden dinler, adaletsiz yönetimlerin kendilerini meşru göstermek ve kitleden itaat devşirmek için kullandığı en önemli aparattır. Bu bağlamda kutsal kitapların mükafat ve ceza vaadi, umut ve korkunun kaynağıdır. Kutsal kitaplar ve dinler, mü’mini umut ve korku arasında tutmak için yarattıkları cennette muhteşem mükafatlar, cehennemde ise dehşetengiz cezalar öngörür. Bu yüzden yüzyıllardır nerede güç ve otoriteyi temsil eden “kılıç” varsa, her daim yanı başında otoritenin yaptığı her şeyi meşrulaştıran “asa” da vardır. Başka bir deyişle muktedirlerin olduğu her yerde büyücü, kahin ve ruhban sınıfı (din adamları) ve “saray alimi” ulema (gazeteci yazar, akademisyen, aydın vd) da bulunmakta ve zalim yönetimler pek çok zaman “kılıç” kullanmaksızın kitlelere “umut” ve “korku” salan dinin “asa”sından kendilerine meşruiyet devşirmektedir. Çünkü umut ve korku, yoksul ve mazlumun ekmeğidir.       

 

16. ve 17. Yüzyıllara damgasını vurmuş La Boetie’nin ve Spinoza’nın düşünceleri, 21. yüzyılın adem-i muhalefetine dair bir perspektif sunabiliyorsa, bu, tirani yönetimlerin kitlelerde gönüllü tapınma ve kulluk rejiminde geçmişten bugüne pek de değişen bir şey olmadığını gösterir. Tek bir kişi tiran olabildiği gibi, bir siyasi parti de tiran olabilir. Tek bir parti de aynı tek bir kişinin yaptığı gibi destekçilerine umut, karşıtlarına korku verebilir. Kitleler, başkalarının üstünde tiranlık yapabilmek için gönüllü kulluk vazifesini sadece tekil kişilere karşı değil, partilere ve örgütlere karşı da yerine getirebilir. Patrimonyalizm, “baba-oğul”, “usta-çırak”, “ağa-maraba” ilişkisinden çıkıp, devasa örgütlere, parlamentolara, devletlere yayılabilir. Tek değişiklik başına bir “neo” eklenmesidir. Ama içerik aynıdır. Tiranlara, yağmaladıklarının ortağı olmak umuduyla gönüllü kulluk edilir ve tiranlar, kendilerini desteklemeyenlere korku vererek kitlesel hareketleri engeller.

 

Despotik yönetimlere destek veren kitlenin, her türden gelir eşitsizliğini ve adaletsizliği onaylaması ya da en azından görmezden gelmesinin ardından yatan psikolojin bir diğer nedeni de bir bütün olarak sistemin ahlaksızlık ve kötülüğe prim vermesinden kaynaklı, kitlenin kötülük, haydutluk ve paçözlüğünü tiranlarda gördükleridir dense yeridir. Tiranlık zincirine bağlı kalarak yağmadan nasiplenmek umudunun yarattığı hırs ve tutku, kötülük ve sömürüyü görmezden gelme ve içselleştirmeye hizmet etmektedir. Tiranlık bağının verdiği zevklerin pezevengi olmak ve yağmanın küçük, orta ya da büyük ortağı olmak istenci, kendi açgözlülük, nobranlık ve sahip olma güdüsünü tiranda görmenin sahte mutluluk ve onayına dönüşmektedir.

 

Elbette hiçbir muktedir kalıcı değildir. Bir muktedir gider, yerine başka bir muktedir gelir. Yeni muktedir de, eskiden korku salınan kesimlere umut verir, eskiden umutlandırılan kesimlerin de gözünü korkutur. Yani iktidar değişmez, sadece iktidarı kimin kullandığı değişir. Ama muktedir kim olursa olsun birtakım baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlarla iktidarını yeniden üretir. Kitleler muktediri değiştirdiklerinde kendilerini bozuk bir sistemi yıkıp, yeni, adil ve özgür bir sistem kurmuş olma yanılsamasıyla umutlanır. Eski sistemi destekleyenler de mevcut imkanlarını ve özgürlüklerini bile kaybettikleri yanılsamasıyla korku yaşar. Oysa değişen hiçbir şey yoktur. Kulların yaptığı, sadece belli aralıklarla efendilerini değiştirmekten ibarettir.

 

Yağmadan nasiplenmek güdüsünün yarattığı tiranları onaylamaktan vazgeçilmedikçe, umut ve korku arasında salınan kulluk ve kölelik psikolojisinden azade olunmadıkça ve kutsalları yıkma cesareti gösterilmedikçe muktedir kim olursa olsun, kulluk üreten iktidar düzeneği aynı kalacaktır. Aslına bakılırsa, tiran ve tiranlık zinciri kitlenin tiranın suç ortağı olmasından kaynaklanmaktadır. Kişi kendi duygu ve eliyle tiranı yaratmakta ve özgürlüğünü bizzat gönüllü kullukla değiştirmektedir. Tiranlık zincirine dahil olunduğu sürece, Spinoza’nın şu sözü sonsuza dek geçerliliğini koruyacaktır: “İnsanlar, sanki özgürlükleri için savaşırmışçasına, kölelikleri için savaşırlar”.

 

 

 

Kategori: Âdem Çaylak