“ÖYLE İCAP ETTİ BE SUPHİ!”
Suphi Aslanoğlu Anısına…
Âdem Çaylak
30.08.2025
27 Ağustos’u nasıl unuturum! İlk çocuğumun doğum tarihi olan bu takvim yaprağı, Suphi’nin sonsuzluğa gülümseyerek gittiği gündü. O gün başladı her şey benim için ve o gün soldu. O gün derken, gülümseyen başlangıcın ve kahkahaya boğulan solukluğun resmi o gün çekildi adeta. 1990’lı yılların başında gülümseme ve coşku ile başlayan “kırık” kalplerin “kale” sığınağında, onlarcası gibi Suphi ile yerimizi almıştık. Bir “Nazlıcan” eksikti ama olsun zamanla o da can yoldaşımız olur diyerek teselli bulduk. Platon’nun saf ve ‘ilk’el topluluk ruhundan müteşekkil eşitlikçi komünal yönetim biçimi olarak tasvir ettiği patriarşi’ye benzer tarzda ivazsız, hesapsız ve samimi civcivler topluluğu olarak anaç ve babacan bir yöneticinin kanatları ve kolları arasında “kırık” bir “kale”nin eteklerinde “ilmin” ethos ve “bilgi”nin nomos’unu ilmek ilmek işlemek ulvi gayesi ile kendimizi “kızıl” bir “ırmağın” soğuk sularında ısıtmaya başlamıştık. Acelemiz vardı ama ilim yolunda hesapsız kitapsız içtenlik yumağı hepimizi yetkinleştiriyordu. 28 Şubat’ın soğuk rüzgarları, birr (iyilik) ve philia (dostluk) yoluyla sadece ve sadece bilgi ve ilimde derinleşmeye ant içmiş her biri bir cevher olan samimi yumağı test edecek ateşini yakmadan önce hepimiz, yaşama Suphi’nin kalpleri mest eden o derin gülümsemesi tadında yol aldık ve “kızıl” bir ırmakta kulaç attık.
“Kale”’nin sağlam sur ve sığınağında “kızıl’ da olsa akan sudan zaman zaman içerek bilgi ve ilim yolunda Türkiye’de en eksik şeylerden birisi olan “ekolleşme”ye doğru evrilirken, 28 Şubat’ın tüm Türkiye’yi yakacak olan ateşin bombaları ilkin “kale”nin sağlam surlarında gedik açmıştı. Eşitlikçi komünal patriarşik yönetimin başı kopartılmış ve civcivler topluluğu olarak çil yavrusu gibi dağılmaya başlamıştık. “Eyyüp” sabrında ve “ay” parlaklığındaki sözleri ile derinleri kazarak gelen üstadımın sözüyle ifade edersem, “kale”nin kimi müdavimleri 28 Şubat soğuğunda devşirilmiş olsa da çoğunun masumiyetleri ve samimiyetlerinin mahrumiyetten kaynaklandığı, “soğuk şiddeti” üzerinden meşruiyetle kurulan asıl imtihan durağı olan iktidar bahar ve yazında daha da iyi anlaşılacaktı. Baskı ve zulümle geçen muhalefet yıllarında birbirlerine tutunarak ve birbirlerinden güç alarak hesapsız kitapsız, kitabın ortasından konuşarak tek gayesi bilgi ve ilimde derinleşmek olan “kale” sakinlerinin kalesinin tamamen “kırık” olup olmadığını makam, mevki, güç ve para ile imtihanla geçen süre aşikar kılmıştı. Zor günlerde “kale”nin sağlam sur ve sığınağında piştiği sanılan ruhların “kızıl” bir “ırmak”ta boğulup boğulmayacağı hala zaman gösterse de güç ve makam imtihanında kimileri “önce eşitliği sağlayalım sonra adalete bakarız” dese de kimileri derin sularda kaybolsa da kimileri saray alimi kıvamında ilim ve bilgi kalemşörlüğüne soyunsa da kimileri “dama çıkıp merdiveni çekse” de kimileri ikbal ve istikbal uğruna patriarşik dönemin ilim temelli dostluğunda bütünleşmiş civcivler topluluğunun başının sembolik ismine bile tahammül edemeyip “öyle icap etti” dese de akademisyenlikten gelen yöneticilerin de hesap gününün olup olmadığı günah ve sevap galerisinde ortaya çıkacaktı.
“Kale” sakinleri olarak her birimizin imtihanı ve hesabı bir yana bu süreçte güç, makam mevki ve para imtihanında başarılı olan ve olmayan her bir “kale” erbabına karşı iyilik, yardım, merhamet ve gülümsemesini hiç esirgemeyen Suphi, geçmişinin acı ve tortularından kurtulmayı başarıp belki “Nazlıcan”ını bulamamıştı, “Bedirhan”larını da “kırık” ve “gedik” surlarda bir bir “avlasalar” da boynundaki ağır yük ve sorumluluğu hiç kaybetmeden ezikliğin ve sahipsizliğin hiçbir patolojisine yenik düşmemişti. Vakurdu ve zorlu yıllar onu hepten yetkinleştirmişti. Ama bir o kadar da bedensel olarak zayıf düşürmüştü. Zayıflaşan bedeninin hallerine rağmen gülümsemek onun neşesi idi. İçindeki derin hüznün belki de dışavurumu sevinçti. Bizler anlayamamıştık belki. Ama onu hiçbir gün mutsuz, kederli ve ümitsiz görmemiştik. Belki de görmek istemeyişimizdendi. Alıştırmıştı bizi kendi neşesine ki içini okumayı beceremiyorduk. İyilikten, merhametten, gülümsemekten ve neşeden gayri bir pusatı yoktu. Kaderinin oluşumu, karakterinin yalınlığı, saflığı, temizliği ve ikirciksizliğinden kaynaklanan Suphi, bundan dolayı ve özellikle çalıştığının karşılığı olarak Allah’ın ona lütfettiği varlıklı döneminde de mütevaziliğini, doğallığını, içtenliğini ve en önemlisi de karşısındaki insanların kalbini ısıtan ve özellikle dostlarının kalbine gülücük konduran ve heyecanlandıran kahkaha dolu gülümsemesini elden bırakmamıştı. Bırakmak zaten elinden değildi. Çünkü bu onun zorunlu tabiatının yüzüne vuran ışıltısı idi. Varlıklı döneminde eski dost, arkadaş, akraba, aşiret, öğrenci, yardıma muhtaç sayısız kimlere cömertçe nasıl harcamalar yaptığını, bunların hiçbir hesabını yapmadığını bilenler biliyor ve en önemlisi ölüm meleği en doğrusunu biliyor.
“Kale”nin neşesi, merhamet ve dürüstlük abidesi olan Suphi, yoğun bakımdan çıktığı günlerin birinde ziyaretine gittiğim o 5 Ağustos Salı akşamı odanın kapısından ona baktığımda oturduğu yerden hüzünlü tebessümünü esirgemeden elini sallayıp göğsüne doğru götürmüş ve dostumuz Suphi’miz neşesi ve onu tanıdığım günlerden bugüne kulaklarımdan hiç çıkmayan o meşhur kahkahası ile aramıza yine katılacak diye acayip mutlu olmuş ve müthiş umutlanmıştım. İlk çocuğumun doğduğu 27 Ağustos günü aldığım haber, tüm mutluluk ve umudumu soluklaştırmıştı. Suphi nereye gidiyorsun diye ardından koşmuş ancak toprak yine varlık ile yokluk arasında oluşan perdede aramıza girmişti. Ona yetişmemiz “var” iken mümkün değildi. Toprağa karışmadan da mümkün olmayacaktı. “Kale”nin sakinleri olarak iktidar ve güç imtihanını geçen de geçmeyen de yaşayan da yaşamayan da henüz imtihana tabi olmayan da hepimiz çaresizdik ve şok içindeydik. Aziz hatırasını anmak, yaşatmak ve ona hafıza olmak için (memorial) civcivler topluluğunun ilk günkü sadeliği, samimiyeti ve hesapsız kitapsızlığı ile bir araya geldik ve yüzümüzdeki acı hüzün ve neşe ile uğurladık Suphi’mizi. Bu kadar olur, ruhunu teslim ettiği hastanenin ismi de ironi bu ya Memorial idi.
Suphi kardeşimiz yaşamında nezaket, nezafet, doğallık, mütevazilik, sadelik ve neşesi ile bizlere yaşamında hep gıpta ettiğim örneklik sergilemiş giderken de hepimiz için bir turnosal kağıdı olmuştu. Nasıl mı? “Kale”nin “gedik” surlarından bazıları uğurlamada bile yoktu. Asıl şaşırtıcı olan buydu ve çok üzücü idi. Hani hesapsız, kitapsız, ivazsız, samimi ve sadelikle başlamıştık yola. 28 Şubat dönemi ya da sonrası devşirilenlerimiz olmuştu. Tamam süreç içinde varlıklı zamanlarda yolda dökülenlerden olduk, olabiliriz. Büyük beklentilere girmek hatalı idi zaten en baştan beri. Anlıyorum insanız. Ne de olsa çiğ süt emmişiz. Doğası gereği korkusu, arzusu, iştahı, tamahı ve beklentisi olan var olanlarız. Tamam anladım ancak ne olursa olsun ölüm meleğini küstürmemek ve gücendirmemek gerekli idi. Uğurlamaya gelmeyenlerin hepsinin Suphi ile hiçbir hesabı kitabı yoktu ve olamazdı zaten. Suphi’den dolayı değil, onu sevmemekten falan değildi. “Kale” tümüyle severdi Suphi’yi. Mesele Suphi değildi biliyorum. Dediğim gibi Suphi, “kale” sakinlerinin hiç birisini üzmemiş, kendisini üzmüş olanlara bile neşesini, merhametini esirgememiştir. İyilik meleği olmak da çok zaman ne yazık ki Suphi’lere düşüyor, işte ne yaparsın.
Meselenin başka olduğunu uğurlamaya gelenlerin yüzünden ve katılmayanların halet-i ruhiyesinden sezinlemek mümkündü. Öyle bir aşamaya gelinmişti ki “kale”nin sadece surları “kırılmamış”, “kale” baştan sona çatlamıştı. Çatlaktan “su” sızıyordu ama boğulmamak için çatlağı onaracak ruh da hala “kale” de vardı. Suphi’nin candan ruhu bunu da aşikar kılmıştı. Mesele, patriarşik dönemin gelecek vadeden ve kaliteli civcivler topluluğunu kanatları arasına alarak ilim ve bilgi yolunda rehberlik ve öncülük eden başının sembolik isminin kaldırılmasını, “öyle icap etti” diyerek geçiştirenlerin, Suphi özelinde neşemizi öldürmek isteyenlerin acıklı durumundan başka bir şey değildi. Ölüm meleği geldiğinde ideolojik farklılık, dünya görüşü, kimlik, kişilik, hırs, din, mezhep vb hiçbir ayırımın önemi olamazdı ve ölüm karşısında bunların ve bu türden duyguların hepsinin canı cehenneme!
Bundan daha derin ve içimi acıtan bir gerçeği de yazmadan geçemeyeceğim ne yazık ki! Tüm geçmişin ötesinde, ne yazık ki “kale”nin içinden gelen “öyle icap etti”lere karşı geçmişin “kale” sakinleri olarak tepki göstermeyen, tepki gösterdiğinde bile başına herhangi bir yer ve güçten zarar gelmeyeceği aşikar olduğu bilinen bir durumda, vefa duygusunu yerle bir eden karara karşı hala ikircikli hareket ederek hesap kitap yapanlar, gelişmeleri bekleyerek konum alanlar, yok şöyle olur böyle olur diye oradan buradan gelecek haberlere göre şekil alanlar ya da sessiz kalanlar, “kale”nin en “Akın”cısı olan şahsiyetli dostumun hatırlattığı, “ölçtü biçti, hesap kitap yaptı” değerli sözüne benzer şekilde beni derinden sarsmıştır.
Suphi dostumuz öyle yaşadı ve gitti ki hiçbir zaman “öyle icap etti”lere teslim olmadı. Hangi durumda olursa olsun, ne düşünürse düşünsün eteğindeki taşı döker, yüksek sesle içinden geçen söylerdi. Kahkaha onun dostu, neşe onun derin acısının belki de pansumanı idi. Kim bilir. Herakleitos’un söylediği gibi belki de Suphi, “karakterim kaderimdir” sözünün muhatabı olarak, içi ne ise o idi. Belki derin duygularını kahkaha ve gülümseme ile neşeye boğuyordu. Suphi, Spinoza’nın sözüne upuygunluk serdedercesine “sevinç, neşe ve coşku içinde yaşamını özgürleştirmiş ve kederini cesarete dönüştürmüştü”. Yaşarken “öyle icap ettiler” ile işi olmayan, karşısındaki insanları ve hele dost ve arkadaşlarını üzmekten sakınan Suphi, sadece ölüm meleğinin “ÖYLE İCAP ETTİ BE SUPHİ!” sözünün muhatabı olarak gülümseyerek aramızdan bedenen ayrıldı ancak kahkahası kulaklarımızda yankılanmaya devam edecek ve neşesi yolumuza rehberlik etmeyi sürdürecektir. 32 yıl önce iyi ki seni tanımışım, iyi ki var olmuşsun, iyi ki bizlere dost ve arkadaş olmuşsun Suphi kardeşim! Yüzünde ay gibi parlaklık, bakışında sevinçli bir hüzün, yüz çizgilerinde metanetli derinlik okunan öyle bir ananın hayırlı bir evladı olmuşsun ki kol kanat gerdiğin tüm akrabaların ve kardeşlerin seninle ne kadar gurur duysa yeridir.
“Kale”de zamanla “kırık”lar ve “gedik”ler oluşmuş ve nihai aşamada “kale”’de su sızıntısı çatlaklara sebebiyet vermişse de “kızıl” olan “ırmağın” her daim yenilenen ve yinelenen suyunda tekrar yıkanacak olan “kırık” ruhların bu çatlağı onaracağına inancımı sürdürmek istiyorum. Suphi kardeşim! Umarım buna da senin her daim tüm çatlaklara karşı tebessümle bakan ve bizlere baki kalan neşen vesile olur. Ruhun şâd olsun aziz dostum.