Web Tasarım Ankara

SİYASETİN TAPINAĞI

 

Âdem Çaylak

ademcaylak@gmail.com

30 Temmuz 2020

 

Bu topraklardan neden bir filozof, neden evrensel bir değer olarak kabul gören ve adı zaman ve mekanları aşan bir sanatçı ve yine böylesi vasıfta bir düşünür çıkmıyor? Azıcık okumuş yazmış kesimin içinde bile bu sorunun cevabını düşünmemiş olan yoktur. Filozof, sanatçı, düşünür ve aydın olmak, genel geçer kabullerin dışına çıkmayı, olaylara ve olgulara kitlelerin baktığından farklı açılardan bakmayı, kısacası eleştirel, aykırı ve nevabit (ayrıksı ot) olmayı gerektirir. Bu bağlamda yerlilik ve millîlik, toplumun genel kabullerini kendi kabulüymüşçesine içselleştirmek olarak görüldüğünde, ayrıksı olmak adeta “fitne çıkartmak”la ve “şer ve şeytanla” özdeş hale gelmektir.

 

Yerli ve millî olana aykırılık kabul edilemez. Yerli ve millî değerlerin haricinde olan “haricî”dir. O, “milletin topyekûn gelişmesinin ve kalkınmasının”, “toplumun bütünleşmesinin ve istikrarının” önündeki engel olarak rahatsız edici “öteki”dir. Yabancı ve gayri-milli, yerli ve milli olana tezattır. Sıra dışıdır, münzevidir, nevabittir. Ürettiği düşünce, söylediği söz, yaptığı eylem fitne çıkarmaya, barış içinde yaşayan topluma nifak sokmaya yarar. Ayak bastığı yerde asayiş, güvenlik, düzen, nizam, izan olmaz. Bunun için müzmin ve aykırı insanın tasfiyesi vacip olmasa da en azından caizdir. Ötekileştirilmelidir ve “İrlandalılaştırılmalı”dır. Zira bu “iç öteki”ler, dış güçlerle müttefik olarak, toplumun topyekûn terakkisine mâni olmak için icat edilmiş projelerin parçaları, proje sahiplerinin uşaklarıdır.

 

Elbette yerli ve milli olana düşman bir de “dış öteki”ler vardır. Bunların işi, erdemsiz toplumda erdemli kalmaya gayret gösterdiği iddia edilen insanları “iç öteki”ler haline getirerek yerli ve milli muktedirlere karşı kışkırtmaktır. Muktedirler ne zaman bir kalkınma hamlesinde bulunsa, dış odaklar, “aykırı”ların aklına marjinal fikirler sokar. Bu fikirler, milli ve dini değerleri aşındırıcı, toplumun temeli olan aile kavramına halel getirir niteliktedir. Halbuki dış mihraklardan ilham alan iç hoşnutsuzlar, bu türden fikirleri topluma yaymazdan evvel, toplum içinde her şey öyle ahlaklıdır ki; ensest, pedofili, vb. hiçbir ahlaksızlığa rastlanmamıştır. Sadece arada bir kadın öldürülür ama o da namus için…

 

Böylesi “ahlaklı” ve “erdemli” bir toplumu geriletmek için yabancı değerleri aşındırmak suretiyle yozlaştıran iç huzursuzlar, bir de habire gelir dağılımı adaletsizliğinden, kaynakların kötü kullanımından ve eğitim sisteminin kötülüğünden bahsederler. Her şeyin bu kadar yolunda olduğu, geri kalan bütün toplumların imrenerek seyrettiği bir toplumda bunlar sadece kaos çıkarmaya yarar. Toplumun ekseriyetinin alım gücündeki zayıflık, yerli ve milli paranın yabancı para karşısındaki değersizliği, hep bütün dış hainlerin iç işbirlikçileri ile kurduğu tezgâhın ve çevirdiği dümenin sonucudur. Yoksa üretim yetersizliği, gelir dağılımı adaletsizliği, işsizlik, ithalat-ihracat dengesizliği, coğrafyada yetişen tarım ürünlerini bile ithal etme eğilimi gibi etkenlerle ne alakası var ki paranın değerindeki düşüklüğün ve bütçe açıklarının… Çocuğuna bakamadığı için intihar eden baba gibi haberler de toplum denen organizmayı hasta etmek için özel olarak üretilmiş iç tufeylilerin elinde alet olan medya virüsünün uydurması. Maddi sıkıntılardan dolayı intihar edenlerin sıkıntıları esasen manevi idi. Yeterli inançları olsa ve bu dünyanın geçici ve yalan bir oyun eğlence dünyasından ibaret, öteki dünyanın ebedi olduğunu algılayabilselerdi kendilerine kıymazlardı.

 

İşte yerli ve milli eğitim tam da bu noktada gerekli. Yerli ve milli değerler sisteminin aşılanması ve dinine, milliyetine bağlı nesil yaratmanın birincil aracıdır yerli ve milli eğitim. Tam anlamıyla bir eğitimdir bu. Eğip bükmeye yarar. Boynundan eğer, belinden eğer. Beyinden eğer. Eğme, eğdirme, eğitme faaliyetleri küçük yaşta başlar zira ağaç yaşken eğilir. Her şeyden önce kalplerdeki boşluk maneviyatla ve vatan-millet sevgisiyle doldurulur. Bu sevgi, aşka ve tutkuya dönüştürülür. Parçanın varlığı bütünün varlığına hem de parçanın kendi rızası ve arzusuyla feda edilir. “Andımız” da “amentü” de aynı bireyin varlığını armağan ettiği hadımlaştırma aparatları ve makbul yurttaş olma ameliyesinden başka nedir ki? Varlığını, milli ve dini değerlerin varlığına adamayan, armağan etmeyen ve harcamayanın yerlilik ve millilik ile sorunu vardır. Andımız ve amentüleri içselleştirmeyenler toplumun kenarında ve sınırında yaşayan yaban otudurlar.

 

Bunlara yaşamın kutsiyeti aşılanmalıdır. Vatan, millet, bayrak, ezan gibi değerler varken yaşamanın esamesinin okunmayacağı, böylesi değerler karşısında ölümün kutsiyeti belletilmelidir. Yerli ve milli eğitim, değerlerin için çalışmayı, değerlerin için üretmeyi, üreteceğin bir işin yoksa değerlerin için parasızlığa sabretmeyi, iş sahası açmayan iktidarlara değerlerini kaybetmemek için itaat etmeyi ve koşullar karşısında boyun eğmeyi öğretir. İtaat edilmeyecek, rıza, sabır ve hoşgörü gösterilmeyecek şeyler de vardır elbet: Müzmin muhalif, aykırı ve kafası karışık insanlar… Zaten hepimiz verili bir kültür içine doğmuşuz ve bütün toplumsal unsurlarımız zaten tarihin bilinmez zamanlarında icat edilmişken ve bizim tek varlık sebebimiz bu icat edilmiş unsurları canımız pahasına devam ettirmek iken, bir grup marjinal, muhalif, sıra dışı, kafası karışık ve hoşnutsuz insan yeni icatlarla gelir ve kafa karıştırır. Karışan kafalar toplumu karıştırır, suyu bulandırır. Bu tipler, toplumun bütünlüğü ve birliği adına tehlike yaratacaktır.

 

Bu tehlikeye mukabil, devreye âsa ve kılıç girer. Toplumun birliği, bütünlüğü ve devamı için nizam, düzen ve izan gereklidir. Tarihin her döneminde kılıcın yanında asa hep var olagelmiştir. Âsasız kılıç, susuz bedene benzer. Kılıcın kan akıtmadan toplumda düzen, nizam, birlik ve bütünlüğü temin etmek ve sürdürmek için kutsal ruha ihtiyacı vardır. Çok klasik çoban-sürü metaforunda nasıl ki sürüyü oluşturan koyunlar çobanın asasını gönüllü olarak takip ediyorlarsa, muktedirler de toplumu âsasıyla yönetir, yönlendirir ve yöneltir. Muktedirler âsasıyla fabrikayı gösterirse toplum üretmeye gider, âsasıyla tapınağı gösterirse toplum tapınmaya gider. Muktedirlerin nerede, ne zaman ve ne yönü göstereceği bilgisi vehbidir, kesbi değildir. Muktedirler tam da bu sebepten muktedirdirler. Âsa, hegemonyanın ilk unsurudur. Muktedirler âsasının yönünü iradeyle tayin ederken, kitleler muktedirlerin âsasını rıza ile takip eder.

 

Asanın yönüne aykırı giden nevabit taife için hegemonyanın ikinci unsuru devreye girer. Bu unsur kılıçtır. Kılıç, aykırı gidenleri âsanın yönüne çekmek için kullanılan cebirdir. Kılıç, öyle hemen uygulanmaz. Aykırı yöne gidenlere önce şöyle bir gösterilir ki yönlerini düzeltsinler. Potansiyel müeyyidedir kılıç. Bu sembol müeyyide, dışlanma, hakarete uğrama, tekfir edilme, hain ilan edilme, işini kaybetme ve işsiz bırakılma, suikasta kurban gitme ve hapse tıkılma gibi farklı şekillerde tezahür edebilir. Dolayısıyla kılıç, aykırı gitme potansiyeline sahip bir grubu kalabalığa gitmeye zorlarken bazısına da en iyi ihtimalle iki yöne de gitmemek, yerinde kalmak seçeneğini sunar. Yani kılıç bitaraf eder ve nihayetinde bertaraf eder. Halâ aykırı yöne gitmekte inat eden iç güçler ise, işleri, güçleri, görünürlükleri ellerinden alınarak, sesleri kısılarak, kalemleri kırılarak etkisiz hâle getirilir.

 

Kılıç ayrıca toplumsal başarıları gıpta ile seyreden ve bu başarıları sekteye uğratmak için iç müzmin muhalifleri harekete geçiren dış güçler için de tehdit olarak algılatılır. Muktedirler, dış güçler için kılıcın hiç de ürkütücü olmadığının, ekonomi, eğitim, ilim-sanat, teknoloji gibi alanlarda dış güçlerin fersah fersah gerisinde olduğunun farkındadır. Ama kitleleri buna inandırmak, muktedirlerin iktidarını yeniden üretebilmesi açısından hayati önem taşır.

 

Tam olarak bu yüzden muktedirlerin elindeki âsanın yönü tapınağı gösterir. Tapınağa hâkim olan yönetim ve siyasete de hakimdir. Tapınmak, düşünme eyleminin panzehiridir. Tapınmak uyuma, düşünmek başkaldırıya gebedir. Düşünerek ortaya çıkacağından endişe edilen hakikatleri örtbas eden menkıbelere sadece tapınılarak inanılır. Bu menkıbeler içinde kanla yazılı şanlı bir tarih, küffara karşı yedi düvelde at sırtında verilen mücadeleler vardır. Küffar, o şanlı tarihin intikamının peşini bugün de bırakmamış ve asla bırakmayacaktır. İç güçlerle işbirliği “biz”i, bu uyumlu bütünü dağıtmaya, bölmeye, parçalamaya yönelik projelerine ve oyunlarına devam etmektedir. Bu oyun, yalnızca tapınaklarda bozulabilir.

 

Akıl kahramanlıklara kördür. Akıl marşlara sağırdır. Akıl efsane anlatmaya gelince dilsizdir. Akıl, iman gücünün nelere kadir olduğunu algılamakta ise fazlasıyla dinsizdir. Kahramanlıklarla övünmek, hep beraber marş söylemek, efsane okumak, iman gücüyle yedi düvele meydan okumak yürek işidir. Akıl, yabancıyı algılar. Yabancı ve gayrı-milli olanı, olgusal olanı, maddi olanı akıl algılar. Yerli ve milli olanı, bizden olanı, manevi olanı ise kalp… Tapınak, kalp ile akıl savaşında kalbin aklı mat ettiği mekandır. Metafiziğin fiziğe açtığı cihat tapınakta vuku bulur.

 

Batı dünyasında bilimin ve modern sanatın gelişmesi, kadim felsefenin yeniden canlanması tapınağın otoritesinin yerle yeksan olmasına koşut olarak gerçekleşmişti. Batı dünyasında fizik, metafiziğe karşı bir savaş açmış ve galibiyetini yeryüzünde ilan etmişti. Bu coğrafyada metafizik, fiziğe cihat açtı. Tapınak muhafız ve mücahitleri ise metafiziğin ordusunda saf tutuyor. Onlar, muktedirlerin asasını ne yöne tutarsa orada saf tutuyor. Tapınak mücahit ve muhafızlarından her biri, aldığı eğitim gereği aykırı giden, sınırda gezen nevabite kılıcı indirme kabiliyetine sahiptir. Ortaçağın tapınak şovalyelerinin, hacı olmak isteyen Hıristiyanlar için yol güvenliği sağlama misyonuna benzer şekilde, çağdaş tapınak mücahit ve muhafızları, milletin/ümmetin bütünlüğünü dış güçlerin işbirlikçilerine, hain iç ötekilere karşı koruyor. Toplumun derdi ontolojik, yani bu tehditler karşısında varlığını devam ettirmekken, ilimden, sanattan, felsefeden nasıl bahsedilir? Yeter ki, hainler bertaraf edilsin, nevabitin kökü kurutulsun, ilim, felsefe, sanat basit meseleler…!!!

Kategori: Âdem Çaylak