Web Tasarım Ankara

 TANRI ve ATALAR

 

Âdem Çaylak

ademcaylak@gmail.com

6 Mayıs 2021

 

Sık sık Tanrıdan ve atalardan söz edilmeye başlanmışsa ya canınız ya da paranız isteniyor demektir” Pierre Joseph Proudhon.

 

Yolda yürürken, üst geçitlerde gelen geçenden sadaka isteyen dilencilere herkes rastlamıştır. Sadaka “Allah rızası için” istenir. Sadakayı alan dilenci, sadakayı veren hayırsevere Allah rızasına nail olması için dua eder. Bu alışverişte para karşılığı satın alınan ve mübadeleye konu olan şey Allah’ın rızasıdır. İyi bir şeyler yapan, cömert, hayırsever ve garip gurebanın imdadına yetişen herkes Allah’ın rızasını kazanabilir. Ama şahadet makamı başkadır. Şehitlerin Allah rızası için hayır dualarına ihtiyaçları yoktur. Onlara rahmet de rıza da ayet ve hadislerle müjdelenmiştir.

 

Şahadet makamının ne denli kutsal olduğunu bilmeyen yoktur. Şehitler ölü değildir. Asıl diri onlardır. Onlara peygamberler ile komşu olmak ve altlarından ırmaklar akan ebedi kalacakları cennetler müjdelenmiştir. Dolayısıyla şehit olmak, ölmek demek değildir. Biyolojik yaşam onurlu bir şekilde sonlanmıştır ama ebedi bir şanlı ad, tarihe geçecek bir kahramanlık efsanesi ve sonsuz uçmağa intikal edecek bir ruh kalmıştır. Atalardan gelmiştir bu onur. Atalar, dinlerini, topraklarını, ırzlarını, hürriyetlerini korumak için kanlarının son damlasına kadar savaşmış, açlık, fakirlik ve çetin iklim koşulları ataları yıldırmamıştır. Böylesi yiğit ve cesur atalardan gelen bir nesil, vatan için ölmenin ne demek olduğunu çok iyi bilir. Bu onuru iliklerine kadar hisseder. Ama vatan için yaşamanın ne demek olduğuna gelince verecek bir cevap bulamaz. Zira vatan için yaşamak, yaşanmaya değer bir hayatı gerektirir. Yaşamak, çalışmak ve üretmektir. Varlığını, emeğini bir ürüne katmaktır. Eğitimdir. Sağlıklı olmaktır. İstikbalini az çok kestirebilmektir. Böyle insanların yaşarken vatanlarına katkıları olabilir. Ama barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun kimselerin vatanlarına verebilecekleri en kıymetli şey, yaşamaya bile değer olmayacak hayatlarını noktalandıran son nefesleridir. Böylece şahadet makamına erişilmiş olur. Şehit için bu alışverişte büyük bir kâr vardır. Zira yaşanmaya değer olmayan fani yaşamını, altlarından ırmaklar akan ve içinde sonsuza dek kalacağı ebedi yaşam ile mübadele eder. Para isteyen bir muhtaç, bir hayır duası ile karşılık verirken, can isteyen bir dava, onur ve cennet garantisi ile karşılık verir. Bütün bunları feda edebilecek olanları ikna etmenin hatta canları pahasına kendilerini vermenin en kullanışlı ve sihirli yöntemi ise, büyük anlatırlardır. En büyük ve en ikna edici iki anlatı: Tanrı ve atalar.

 

Büyük anlatılar, insanlar arasında gözle görülmez, elle tutulmaz bir bağ kurar. Benedict Anderson, bunun için millet yapılarını hayali cemaat olarak betimlemiştir. Bu durumda milliyetçilik, hayali cemaatle olan hukuki bağın ötesinde, bir gönül bağı anlamını taşımaktadır. Hem de bu gönül bağı öylesine güçlüdür ki, milliyetçi birey, o millete dahil olmanın dezavantajlarını yaşasa bile kopacak türden değildir. Örneğin, o millet için askere giden gençlere kına yakılır. Kına, kurbana yakılır. Kurbanda kesilecek koyuna kına yakılmasının sebebi kendisini yiyecek insanlara kurban edilecek olmasıdır. Evlenecek kızlara kına yakılmasındaki mesaj, onun kocasına ve ailesine kurban olabileceğidir. Askere giden gence de vatanına ve milletine kurban olabileceğinin bir sembolüdür kına. Canına bir halel gelmeyecek olsa bile, en iyi ihtimalle hayatında belki kariyeri için kritik önem taşıyan bir yılını feda eden genç, asker ocağına giderken kendisini belki ömür boyu kaybetme ihtimali olan ailesi ve sevenleri davul, zurna ile halay çeker. Çünkü gidilecek olan yer “peygamber ocağı”dır.

 

Elbette böylesi durumlara ve ihtimallere milliyetçi birey daha ilkokul dönemlerinde hazırlanmış, ağaç yaşken zaten eğilmiştir. Yağmurlu ve soğuk havalar dahil, her sabah erkenden kalkan 7-14 yaş grubu arasındaki çocuklar “varlığını Türk varlığına armağan edecekleri” yönünde “andımız” ya da “amentü” içmişlerdir. Erken yaşlarda bunu ne anlama geldiğini bile bilmeden tekrar eden milliyetçi birey, Platonik eğitim modeline benzer şekilde, daha sonra aldığı dil tarih, milli güvenlik, vatandaşlık bilgisi, din kültürü ve ahlak bilgisi, müzik, beden eğitimi gibi derslerle, her sabah ant içtiği meselenin anlamsal boşluğunu zihninde billurlaştırmaya başlar. Adeta eğitimle eğilip büktürülür. Milliyetçi birey liseye geldiğinde artık İstiklal Marşı’nın sesini bir kilometre uzaktan bile duysa hazır ol durumuna geçip marşı sesleyecek bilince erişmiş olur. Askerliği vatan borcu, namus borcu olarak benimser. Bu, bir yük bile değildir. Zira ataları, eski zamanlarda canları pahasına işgalcilerle, düşmanlarla, kafirlerle savaşmış ve cennet gibi bir vatan bırakmışlardır. Vatan için can vermek, varlığını milletin varlığına armağan etmek doğal olarak bir namus borcu haline gelir. Aslında milliyetçi birey, tamamen yalıtılmış bir ortamda yaşamaz. Bir şeyleri az çok sorgulayanların konuştuklarını dinler, yazdıklarını okur. Bunlar genellikle, siyasilerin oynadığı masa başı oyunların bedelini halkların canlarıyla ödedikleri konusunda toplumu uyarmaya çalışırlar. Bazı milliyetçilerin aklına “acaba”lar takılır. Ama pek bir çoğu, o karşıt görüşleri cennet vatanı işgal etmek isteyen kafirlerin ve düşmanların işbirlikçileri olarak görür.

 

Milliyetçi bireyin milleti ve devletiyle kurduğu gönül bağını ekonomik zorluklar da koparamaz. Çünkü milliyetçi bireyin aklında iktisadi sorunlar yapısal meseleler değil, hükümetlerin birtakım politikalarıyla değişebilecek basit meselelerdir. Bir de hükümet edenlerin “devlet benim” diye bağırırcasına sergiledikleri davranışlara rağmen milliyetçi birey, devlet ile hükümetin ayrı şeyler olduğunu, hükümetin gelip geçici olduğunu ama esas olanın devletin bekâsı olduğunu iddia eder. Ama iddiaya zıt bir biçimde hükümetin iktisadi israflarına ve yolsuzluklarına itiraz edenleri de devletin bekasını tehlikeye atan hainler olarak görür. Yerli ve millî edebiyatının yarattığı romantik tutkunun yanında her şey teferruattır. Milliyetçilik duygusu, milliyetçi bireye asgari ücret ile barınma ve beslenme ihtiyacını karşılayamayacak duruma gelse bile devletin bekâsı için katlanma gücü veren bir motivasyon ve heyecan zerk eder. Gelir dağılımı adaletsizliğini zaman zaman sorgulayan milliyetçi birey açısından bu dengesizliğin sebebi, ülkeyi felakete sürükleyen iç ve dış güçlerdir. Paranın değer kaybetmesi, alım gücünün düşmesi, eskiden yoksulların yemekleri olarak görülen peynir, zeytin, fasulye, pirinç türünden temel gıda maddelerine kalabalık ailelerin erişiminin zorlaşması bile milleti felakete sürükleme amacındaki iç ve dış güçlerin işidir.

 

Refah içinde yaşayan milletlerin vatandaşlarını görür milliyetçi birey. Soğuk ülkelerden gelmiş o soğuk vatandaşlar, cennet ülkedeki beş yıldız otellerin plajlarının ve en pahalı restoran ve eğlence mekanlarının tadını çıkarırlar. Milliyetçi birey, çalışmak dışında öylesi mekanlara hayatı boyunca giremeyecek olsa bile fark etmez. Cennet yönünün keyfini asla süremediği ve içinde cehennemi yaşadığı vatanı için ölmenin fazileti konusunda fikri değişmez. Sonuçta soğuk ülkenin vatandaşının kalbi ve vicdanı da donuk, ahlaki olarak çöküktür. Sömürücüdür, kafirdir, zalimdir. Onlar bu dünyanın insanlarıdır, fanidir. Oysa milliyetçi bireyin kendini bağladığı kutsal değerler vardır, milliyetçi birey ölümsüzdür, sonsuzdur ve bir tanesi bütün dünyaya bedeldir. Soğuk ülkenin vatandaşı bir maaşıyla bir iphone alabilecekken, milliyetçi bireyin aynı iphone için 12 ay çalışması gerekse de, soğuk ülke vatandaşları bizim milliyetçi bireylerimizi kıskanmaktadır. Milliyetçi bireylerin iktidara getirdiği muktedirler, soğuk ülkelerin vatandaşları tarafından üretilen makam arabalarına binseler de bütün dünya bizi kıskanır. Salgın hastalık sırasında milletinin sağlığı için hava alanlarını kapatan devletler, bizim salgın hastalığın aldığı canlara rağmen aşısız turistlerin bile gelmesine izin veren turizm dehası ve inşaat devi sosyo-ekonomik düzenimizi kıskanır.

  

Neden kıskanmasınlar ki? Halkını sürekli tutumlu olmaya ve bir lokma bir hırka felsefesiyle yaşamaya sevk eden ama itibardan tasarruf etmeyen politika kıskanılmaya değmez mi? İnsanın vatanı için yaşaması ve çalışması şöyle dursun, işi olmadığı için çalışamayan ama vatanı için ölmeye her an hazır olan bir genç nüfus kıskanılmaz mı? Tanrı tarafından her daim korunduğunu, kollandığını ve yüceltildiğini düşünen bir milli bilinç kıskanılmaz mı? “Sıksan şüheda fışkıran” topraklar nasıl kıskanılmasın?

 

Her tarafı şehitlik, şehitler parkı, şehit anıtları, şehit mezarlıkları, şehit köprüleri, şehit parkları olan bir devletin uyruğu olan milliyetçi birey, sürekli mezar durumundaki topraklarda yaşamanın ağırlığını ve onurunu üstünde taşır. Bu yüzden milliyetçi birey için, eğitim aldıktan sonra iş bulup bulamayacağını bilmemek, iş bulabildikten sonra yaşayabileceği kadar maaş almamak, emekliliğini emekleyerek geçirmek milletiyle ve devletiyle olan gönül bağını zedeleyici bir etki yaratmaz. Dahası, milliyetçi birey emekliliğini göremeden üzerinde yaşadığı mezarlığın altına girme onuruna her an hazırdır. Çünkü zamanında ataları da bunu yapmıştır. Çünkü bunu yaparsa fani cennetten, ebedi cennete terfi edecektir. Ona artık “Allah rahmet eylesin” demek bile yersiz hâle gelir. Diğer milliyetçi bireyler arkasından “makamı kut’lu olsun” diyecektir. Bu tarihsel engramda, ahiret, Tanrı, vatan, millet ve atalardan bahsedilerek karşılığında can ve malını feda etmeye hazır ve nazır milliyetçi birey her daim bulunacaktır.  

 

Kategori: Âdem Çaylak